Google+ Followers

21 Aralık 2014 Pazar

İnsan şair olmasın / AFK - Sâki

İnsan şair olmasın arkadaş.
Yaşasın insan, ve yaşatsın sevdiklerini.
Arkadaşlar,dostlar,akranlar edinsin.
Kalemine esir olup, kağıda kusmasın kalbinin en kuytu yerini.

İnsan şair olmasın be paşam.
Hep çocuk kalsın insan kalabilirse...
Kalamazsa insan kalsın,
Dışarıda hayat var bilsin,
İki eline bağlamasın kalemden kelepçesini,
Tutsak olmasın içini kusup kirleteceği beyaz kadına...

İnsan şair olmasın üstadım.
Döksün içindekileri, dili varsın, biz ki, yaşamıyoruz.
Suskunuz, yanmış dilimiz sütten bir defa,
Ab-ı hayatı üfleyerek içiyoruz,biz ki, günden güne, soluyoruz.

Biz ki bir defa battık bu hüzünden çamura,
Kendi dünümüzle yıkandık durmadan, duraksız yaşlandık
Köreldik sizin yaşadığınız o hayata artık
Uzağız, kalemimize elimizde kırıştırdığımız günden ayrı.

İnsan şair olmasın mirim.
Canını sevdiğim, çiğ süt emdiğim cihanda kaldım.
Allah şahidim, her zerresine kalemin, ayrı ayrı acılar bıraktım.
Dedim, insan şair olmasın, derlerdi ya, siz yanmayın, ben zaten fazlasıyla yandım.

İnsan şair olmasın kardeşim.
Olmasın işte!
Bir kadın sevsin mesela, bir kendine anlatsın.
Bulaşmasın şu meret kağıda,
Bir sigara yanması ömürle yürümesin yarına ve bilsin;
Dizeye bulaşan her kadın gider.
Biz niye yalnızız bilirsin üstadım.
Yüreğimizdeki kadını da kağıda ekip ahmakça mutluluğun hasatını umut ettik.

Şair dediğiniz, yere göğe koyamadığınız adamlar, adam bilmez kendini.
Bilir misin sevdiğin her kelimeyi kinle, nefretle yazmıştır.
Ve ben es'ef yüklemişim sırtıma, keder yudumlamışım.
Beni aldığım yaralarla bırakın şimdi.

İnsan şair olmasın ağbim..
Gecesi gündüzü yok bu olgunun,
Dünü yanında getireceksin en başında.
Sivil çalışacaksın,
Ama dün kirinden gözükmeyeceksin insanlara.

Kanımızın demini pas, kabuğunu kir bağlamış. Dedik ya boşverin, biz ki, biz ki zaten yanmışız.

31 Ekim 2014 Cuma

Neler sığdırmışım 19 seneye

Neler yaşamışım şu kısacık 19 yılda, neleri sığdırmışım.
Dolaylı anlatmışlar hayatımı, gören dememiş bu çocuk 19 yıldır varmış.
Şu kısa hayatımı yıllandırırken dışı tozlu kan kırmızısı bir şarap olmamışım,
Ola ola kırık buruk bi cam kesiği olmuşum kesmişim eline alanı, çöplere atılmışım.

Şimdi kime anlatsam anlar beni? Bilseler 19 yılda neleri koyup gönül ateşime yakmışım.
Sokaklara adam olmuşum, kardeş bellemişler, sağolsunlar, bilmemişler eve adım, serseri kalmışım.
Ve ne birinin adının yanına yakışırmış adım, ne birinin elini ısıtabilirmiş, viranmışım.
Ben ateş olmuşum sahilde, sıcak diyen gelmiş yanıma, ama ben sönmeye yanmışım.

İnsanlar neler özlüyor be. Ne gereksizlikleri, ne lüzumsuzlukları, ne fütursuzlukları.
Bense çocukluğumdan bir kaç saniyeye sıla hasreti çekiyorum, geçmiş de özler mi çocukları?
Dayak yiyip "Anne!" diye ağlamak istiyorum, çünkü ağlatamıyor bu adamın yaşadıkları.
Sinirlendiriyor, ve yitiyorum artık, artık kaybediyorum kontrolümü öfkeme karşı.

Yine ölen zamanıma toprak atıyorum, zaman geçiriyorum. Boşa mı yaşıyorum be sanki?
Yine kan revan saatleri odamın ışığına sigaramın dumanıyla yazıyorum lâkin.
Doğduğum güne başkaları sevinir olmuş, oysa ölü bedenini sarhoşlukla ayakta tutardı Sâki.
Şimdi gurur kırıntılarımı üstünde uçtuğun sahillere bıraktım, ne demişler, bir gün lazım olur belki.

Şu dünyada yemediğim bir mermi kaldı, sıkacaksanız şu an en doğru zamandır.
O kadar sahte şeylere değer vermişim be, geride hasreti kalanların hasreti de yalandır.
Şimdi o kadar boş ki  hayalleriniz, son nefesinizi vermek için aldığınız kaç nefes vardır?
Şimdi beni bıraksın herkes, geleceğime tek kaygım, ne zaman adam olacağımdır.

24 Ekim 2014 Cuma

Geldi yine sensizliğim

Ne zaman baksam arkamda gölgemdi, ve yanımda yoktu.
En sonunda damarıma pas, kanıma yüksek doz oldu.
Tüm mal varlığım kayıplarım, ve hiç bir insanın kalbime mâl olamadım.
Şimdi gönlü başkasında, bense açtığı mezarda, toprağa doydum.

Haberi olsun aldığın nefesin, son gördüğüm gökteki hilalin vebali onun üstüne,
Her sesi sana benzeten aklıma da kâfi hükmettiğin, bırakın, gelmeyin üstüme.
Ve söyleyin benim kara düğümlü ilmekteki boynumu almak için bekleyenlere.
Ne zamandır ki gelişinde, açmadı güller, ayağıma dolandı geçmişim, ve öldüm küstüğünde.

Uzun kelâmlarda sakladım seni, nefesimin yetmediği yere virgül diye koydum ben.
Hiçbir şey ve kimse olmadı, seni sol yanımdan, beni aklımdan ayırıp, feragat eden.
Aramızda bir bozkır ayazı, bir kaç solmuş meşe yaprağı, ve uzaklığına bile uzağım artık.
Hani demiştim ya bazen, imza gerekmez yazdıklarına, beni bilecek zaten seni yazdığımı gören.

Öyle bir zaman gelir ki, ve geldi yine sensizliğim, ne bir yar vardır yuvarlanıp düşebileceğin,
Ne bir yâr vardır üşüdüğü kirpiklerini göğsüne basıp. sana dokunduğu yerlerden öpeceğin.
Öylesine yalnız kalır hayallerin ki ve öylesine yaşarsın yine, zaman geçsin diye
Yarım kalır yarının, ve bir damla kalmaz yarin yarenin, yanında gözyaşı dökeceğin.

28 Eylül 2014 Pazar

Mesafelerin adı

Miladım var hayatımda. Ölümden öncesi, ve sonrası. Reenkarnasyondayım. Araftayım. Uzaklardayım. Hep birilerinden, bir yerlerden, bir şeylerden, ve bazı hislerden uzaklarda. Ne kadar koştuysam da, birine koşarken birinden uzaklaştım farkında olmadan. Mesafeler dünyam oldu, ben semazen. Döndüm ve ne kadar uzak olduklarına baktım sadece.

Hani gurbettesindir. El memleketinde. Bi tabela görür ümitlenirsin. Bir kelime sana binlerce şey hatırlatır. O binlerce kelime, sana ayrı ayrı birer his bırakır. O kelimeyi gördüğünde aklında isimler belirir. Yüzlerce kilometreyi bir kelimeye sığdırır, sineye çeker, koyarsın cebine. Bir anahtar, bir cüzdan değildir. Üstünü her değiştirdiğinde o gömlek cebinde o ismi bulursun.

Elin gider ya göğsüne. Hani yazarsın ya adını parmaklarınla bir yerlere. Parmak uçlarında kalmıştır tadı. Elin değdiğinde kalbine yine, o ismi bulursun avcunun içinde. Yumruğunu sıkar, belki bir duvara vurur atarsın geride bıraktıklarını. Ya da başkasının elini tutar, avcuna bırakırsın o ismi başkasının.

Yapamadım ben hiç bir zaman, senin ismini başkasının avcuna koyamadım. Senin elini tutan elim hep cebimdedir. Fotoğraf çekilirken de, selamlaşırken de. Başkasına her değdiğinde sol elim, bir yumruk attım duvara. Acısın istedim. İhanetim kanasın aksın istedim. Senden uzaklaştığım her adımda soğudu ellerim, her adımda biraz daha üşüdü bendeki güzelliğin.

Uzaklara koydum adını, her gün gittim, geldim. Baktım orada mısın diye. Yalnız mısındır orada, ağlar mısın diye her gün gittim. Ve hiç bir zaman yoktun orada. Elini bıraktığım ilk gün, gitmiştin başkasına. Şimdi ben sana küfür mü edeyim, Allah'a tövbe mi. Hiç bir zaman veremeyeceğim bir karar olarak yazdım seni kağıtlara.

İmzam oldun, mahlasım oldun kağıtlara. Senin adını gören herkes benim yazdığımı anladı bunları. Adım silindi uzaklığında. Mesafeler mazereti, yorgunluğumsa ümidi oldu yalnızlığın. Harmanım varlığına. Uzak kal. Mesafeler sen ol, ve uzak dur. Gelişin hayra çıkmadı, gittiğinde bıraktığın boşluğa laleler, papatyalar, güller diktim ben. Hayatım, hayatım o kadar değersiz gelmiyor. Beni bıraktığın günlerdeki gibi. Artık sana yakın olmaktansa, uçurumlardan yuvarlansın sırtımdaki günahlarım. Bulutların kapattığı zaman güneşim, yağmurun sağanağında gökyüzü sevgimsin, görünmezsin. Mesafeler senin adın, ve bundan sonra ölüm olsan, gözü kapalı gidilmezsin.

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Güzel kadın

Kiminin adına ne şarkılar ne de şiirler güzel kadın.
Gönül yad etmedi ismini, nefret ettiği yağmurlarla yıkandın.
Senin arkandan ölümler, matemler aktı gözlerimden.
Ne gökkuşağı çıktı gözyaşlarımdan, ne de bir rüzgar esti sözlerinden.

Kiminin adına ne şenlikler, ne cümbüşler güzel kadın.
Kutlu olmadı gelişin, lanetli toprağın bir çift sarı gözüydün, yılandın.
Şu delibozuk hayatımdaki deli sen, bozuk olan hep bendim.
Ve bil ki aşk Allah'ın emri, ben aşkına amadeydim.

Kiminin adına ne davullar, ne zurnalar güzel kadın.
Kaderin ta kendisiydi ecelim, soyadım olmadı soyadın.
Sevda senden başkasına yakışmaz derdim, aşkı senden,
Canını benden başka, kimse sevdiremedi o günden.

O günden bu yana, adına ne belalar, ne küfürler kaldı güzel kadın.
Ne deniz mavi, ne gökyüzünde beyaz bulutlar, gündüz görmedim.
Ama kader yazsın, kalp kırılır, el kol tutmaz bazen aklıma gelişlerinde.
Ne alçı tuttum kalbima, ne kendime geleyim diye bir yudum su içmedim.

Kalbimden çıkardım seni, aklıma bıraktım, güzel kadın.
Bir şişe susuz rakısın bazen, param yoksa iki kutu birasın,
Belki anlamadın, eskiden sen bende kalbim kadardın kadın.
Şimdiyse dün çıkardığım gömleğin cebindeki alkol paramsın.

7 Ağustos 2014 Perşembe

Bazı günler

Evrenin, ya da en azından bizim yaşadığımız, ilgilendiğimiz kısmı olan dünyanın düzeni belli kabuller üzerine kurulmuştur. Bir nevi agnostisizm hakimdir dünyaya, çünkü bilemediğimiz her şeyi bir yerlerden yola çıkarak tahmin ediyoruz. Sonra bunu bilim diye yapıştırıyoruz. "uz" ekinde boğulmayalım. İsviçreli oç bilim adamları yapıyor bunu genellikle.

Zaman kavramından başlıyorum, çünkü elimizden gelmeyen ne varsa ona emanet ettik. İçimizde bitmeyen her hissi onun sularında akıntıya bıraktık. Çünkü güçsüz kaldığımızda onunla iyileşeceğimizi umduk. Ve çünkü onun bir şeyleri düzelteceğini düşünerek yeni yaralar edinip durduk, yaralarımızın üstüne yeni yaralar açıldı, diğerlerinin acısını unuttuk. Geçmedi hiç bir şey, duyun İsviçreli oçlar, geçmedi hiç bir şey.

Zamanın genel kullanımda en yaygın dilimi bir yıl olarak adlandırılır. 1 yıl;365 gün, 52 hafta, 12 ay, 4 mevsim, olarak sınıflandırılabilir. Fazla büyük bir dilime ihtiyacımız yok, o yüzden gün hariç hepsini siktir ediyoruz. "uz" ekini bu sefer İsviçreli oçlar koymadı, ben koydum. Çünkü bir gün bizim için ölmeye de, unutmaya da, ağlamaya da yeter bir zaman. Fazlasında gözümüz yok.

Bazı günler var, gözünü açıyorsun. Uykun var, uyumak istemiyorsun. Sabah uykusundan daha tatlı geliyor gözlerinin yanması. Acıya alıştığını farkediyorsun. Acı deyince de aklına tek kişiyi getiriyorsun. Bir isim, bir kadın, bir erkek, bir arkadaş, bir sevgili olmaktan çıkmış, acının dikenli kefenine bürünmüş birisi oluyor "bir gün" den sonra. Günlere bu yüzden bazı diyorum. Bir gün sevdiriyorlar kadınlar, öyle bir sevdiriyorlar ki gün geldiğinde ağlatmasını biliyorlar.

Bazı günler var, aklına geliyor. Kesit kesit geliyor, kesik kesik bırakıyor kalbini. Bir insan ne kadar acıtabilir lan mı dersin sevdiğini? Bir daha acı duymamayı göze alabilecek kadar acıtabilir. Birlikte kanamaktan vazgeçecek kadar, birlikte ölüyorsanız önce ölecek kadar. Son nefesiniz olacaksa birlikte, nefes almadan gidecek kadar acıtır. Gökkuşağı olsaydım belki ben, yeraltından geçerdim. İnsanlar hayal kurmasın isterdim. Çünkü bir gökkuşağı rengindeydi saçları, ve gözleri. Ona başka mana yüklemesinler isterdim. Belki de onu kimsenin sevmesini istemedim, ve ben severim dedim. O yüzden aldılar belki benden onu, bilemem. O renklerle başkalarını anlatsınlar istemedim. Dediğim gibi, kesik kesik bıraktı. Acıttı.

Bazı günler var, hatırlıyorsun. O günler "bazı" olmaktan çıkıyor bazen. Her gün aklına geldikçe, geçmiyor artık hiç bir şey. İsviçreli oçlar, duyun bak bu dediklerimi. Bazı günler her gün oluyor. Her gün gözyaşları var bana, her gün hatırlıyorum onu. Biliminizin amına koyayım, kabul edin artık. Zamanın geçtiğini ama yanında hiç bir şey götürmediğini. Zaman dediğiniz şeyin evrenin ta kendisi olduğunu. Kabul edin artık. Hayatın geçip gittiğini, benimse Azrail beklediğimi. Düzeninizi kabul üzerine kurduysanız eğer, bunu da kabul edin. Sevilmeden yaşanmıyor. Yaşanmadan da ölünmüyor. Sevdiğini söylerdi beni, öyle derdi ve inanırdım. Kabul edin, ölümü hakettim ben.

22 Temmuz 2014 Salı

Sende kalsın güzelliğin

Bence güzelliğin sende kalsın. Gözlerimden başka hiç bir yerim sevemez seni. Ve gözlerime değer vermez oldum tanıştığımız günden bu yana. Cidden sana kapılır giderlerse diye, korktum ve koptum sürekli. Uyur oldum kullanmamak için, ama içinde sen vardın, belki bir parça. Onun için. Ve sırf bu yüzden, sırf belki orada nefes alıyorsundur diye; kapattım, açtım sürekli, eğer içimdeysen yaşa diye.

İnsan sever doğrudur, ama sen sevmezsin gibi geliyor. Bilmiyorum ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış. Çünkü yanlış olmasa da yalnızdım seninle olan konuşmalarımızda. Kendi sesimin yankılarıyla konuştum varlığında, ve yokluğunu dipsiz kuyudan 3 ileri 2 geri yaparak çıkmaya çalışan kurbağa gibi aşmaya çabaladım. Gerekli gereksiz, ama yavaş yavaş, ümit bitirdi sözlerin. Ümit sikti sözlerin, bil isterim.

Güzelliğin sende kalsın. Gözlerimden başka hiç bir yerim sevemez seni. Ve bir gün seversem seni, kaybedeceğimi bilir olacağım. Demiştim birine, anlamamıştı. Sonu olan her şeyin başı mutluluktur. Belki bu keyifsizliğim, sonun olmadığı içindir. Belki yan yana gömülürdük mezarlara, belki elimde bir papatyayla mezarında ağlardım. Ama o mezara senden önce girersem sevemem seni. Gözümün görmediği yerde sevemem, bil isterim.

Peki söyler misin bana, istediği olmayınca mı eksik hisseder insan hayallerinden, yoksa rüyadan uyanınca birden, gelen o afallamayla mı yıkılırlar? Yani sen benim değilsin diye mi hayal kuramaz olurdum ben, yoksa her rüyadan uyandığımda seni gördüğüm için mutlu, ve rüya olduğu için ağlamaklı olurdum o gün?

Yani, sen söyle bana. Seni sevmek mi zordur, yoksa zor olan sen misin? Söyle ki, ona göre seveyim seni. Tüm sevmeleri kül edebilir misin bir çırpıda?

Söyle bana, gözlerimin güzeli. Sevgimi ateşlerde kül edip mi getireyim, yoksa yağmurda ıslanmış papatyalardan taç mı yapalım sana?

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Atmosferi fuzuli dünya

İnsan hayatının belli bir dönemine geldiğinde, elini eteğini çeker her şeyden. Memursa emekli olur, kanunsuzun tekiyse; yani yemediği bok kalmadıysa tövbe eder dine döner. Köşesine çekilir ve yazmaya başlar. Günlük tutar her insan. O köşeye çekilir ve insanların koşuşturmalarını, telaşlarını izler. Gördüğü her şeyi de yazar. Neden yazar dedim biliyor musun? Çünkü herkes kendi hayatının ya şairidir, ya da katili.

Ben daha o mertebeye erişemedim, atmosferi fuzuli dünyada. Nefes almak zaten bayat. Yalnızlığa saygısı olmayanlar soluyor çoğunu, ve bize sessiz, bir çekimlik, temiz hava bırakmıyorlar. Yani ben kendi köşemi edinemedim daha, atmosferi fuzuli dünyada. Ama şimdiden sizin sokağın köşesini mesken tutmaya başladım. Köşe yazarlığı bu olsa gerek.

Çoğu şeyi gördüm sanırım, bi tecavüze uğramadığım kaldı amına koyduğumun yerinde. Fiziksel olarak yani. Bi de topuklarıma sıkılsın istiyorum arada. Onu da yemedim demeyeyim diye. Çoğunuz elinizden geldiğince "hızlı" yaşıyorsunuz. Yegane hedefimiz fast life. Peki hiç düşündünüz mü, nasıl çocuklar yetiştireceğiz bizler? Bu yazıyı benle paylaşan tüm insan evlatlarına sesleniyorum. Çünkü onlar duyarlı davranıp düşünecek, diğerleri "Ammaaan koy götüne, daha çok var." diyecektir.

Kendi cinsiyetim tarafını ele alacağım, karşı cins kusura bakmasın bu  paragrafta. Düşünün la baba, lafta sözde değil, cidden babasınız. Bi erkek evladınız var. Sizden iyi olmasın(!) çok iyi çocuk. Eve geldin, evde kimse var mı diye odalara bakınıyorsun. Kapıyı bi açarsın, taaaak. Senin oğlan sanat için soyunmuş. Ama X-Art tarzı bi sanat. Ne diyeceksin ? "Napıyosun lan şerefsiz!" mi "Helal olsun benim aslanıma bi fırça da benim için at tuvale." mi ? Burası, tam da burası. Tam da bu yüzden, atmosferi fuzuli bir dünya. Diyorum ki ben, yaşamamıza hiç izin verilmemeliydi.

Ya da düşünün, ortak konudayım şuan. Sizin canınızdan çok sevdiğiniz evladınız, başlamış sigaraya, uyuşturucuya. Anlayacağız kullandıklarını. Ben şuan iddaalıyım. Gözüne baksam anlarım. Sen de anlarsın. O küçük çocuk gözlerinin içine bakıp, kendini toplamaya çalışacak, ama bu dünya ona acımayacak. O yüzden ben, hayatımın köşe yazarı olmak istemiyorum. Çünkü bu dünya, düzenin farkında olanlara birer koltuk ve köşe verir her zaman. İzlemesini ister. Artık sizden geçtiğini hissedeceksiniz zamanla. Dünya bunu da planladı sizin için. Ve bu dünya o kadar kötü bir yer olacak ve siz o kadar vurdumduymazlaşacaksınız ki, bu dünyanın komploları; bizim çocuklarımızı öldürecek.

İşte bu yüzden şimdiden başladım yazarlığa. İleride kalemi kağıdı bırakıp, geleceğimi koruyabileyim diye. Çünkü o dünyada nefes almak, şuanki gibi olmayacak. Bizim çocuklarımız, gökyüzüne baktığında belki de hiç "Allahım" demeyecek, belki de ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü hiç zikretmeyecek. Anmayacak bile. Tam da bu sebeple, siz de yazın bir şeyleri. Ki yeterli level'a ulaşıp evlat sahibi olduğumuzda, koruyacak bilgimizin yanında, enerjimiz de olsun.

Biz, ilgisiz değil, zamansız ailelerin çocuklarıyız. Bu yüzden takıyorum bu konuya, "bu" kadar. Ben eve girdiğim zaman salonda yatan bir baba değil, direk onun yanına geleceğimi bilen, oturma pozisyonuna geçmiş, beni bekleyen bir baba isterdim. Ben şu 19 yaşımdayken, 4 yaşında bir kardeş değil, 15 yaşında bir kardeş isterdim. Ama kardeştir, babadır. Seversin, sayarsın. Canından çok.

Ve bilmenizi isterim ki bu dünyada, benim geleceğimde sadece ufak kardeşim kaldı. Bu saatten sonra da, bir onun büyümesini izlerim, bir de Alex'i beklerim her gün. Nefes almak zaten bayat, atmosferi fuzuli bu dünyada. Diyorum ki, bence bunları düşünecek kadar, hiç yaşamasaydık daha iyi olurdu...



8 Temmuz 2014 Salı

Yazmıyor ismim

Konuşuyor olsam "şimdi bi şey diycem" der, söze girer kitleyi çekerdim sözlerime. Fiyakalı bi film olsam, introyu verirdim, kitlerdim yani seyirciyi ekrana. Ya da bi şarkı olsaydım, şöyle güzel bi nakarat olur dinletirdim kendimi. Tereddüt ettirmezdim yani. Çünkü daha önce dinlenmiş bir konuşmacı, izlenmiş bir film, beğenilmiş bir şarkıydım ben. Ama şuan ağzım kilit, ellerim yazıyor, ben okuyorum.

İyi bir yazar değilim, iyi bir dinleyici de. Kitap okuduğum söylenemez. Ki bu yüzden fazlasıyla eleştiri alıyorum. Hayatı okuyup yazıyorum ben. Siz başkalarının ütopyalarını, fantezi dünyalarını kafanızda taayyül etmeye çalışıp olay örgüsü çizerken, ben burda her gün "Hay anasını sikeyim ya." dedirten şeyleri konu alıyorum. Bence saygıyı hakediyorum ya. Egodan mıdır bilmem ama "Aynen lan." diyen bir kişi bile varsa, saygıyı hakediyorum. Çünkü saygı duyarsanız bir fikrim var ki, yaşamını bir kitap gibi okuyamayan kimseler, aynı yaşamın eksik anılarını okuyarak tamamlamaya çalışır.

Şimdi "Bu mal burdan nereye geçecek?" dersen, kendime bağlayacağım konuyu. Çünkü ben hayatımın okuyamadığım parçalarını, her gün karşımda birer bedene bürünmüş halde buluyorum. Ve artık "Lan ben bunu okumuştum yaa." demekten, imlaya noktalamaya takılamaz oldum.

Ve aslında hayat nasıldır biliyor musun? Kapıya kadar geçirmek gibidir, babanı pazara yollayıp ananas aldırmak gibidir. Sanayiyi basmak gibi ve okuyup baba gibi eşek olmamak gibidir yani. Bir virgülün ortalığı matiz etmesidir anladın mı.

Bak öyle zamanlar gelir ki, telefonun çalmaz, zile basan sadece komşulardır, ve annen odana gelip "Aç mısın oğlum?" diye sorar. Tüm sosyal hayatın bu olur. Ve bunlar hayatının noktalarıdır. Bunları ya alır götüne sokarsın, ya da o günden önceki hayatının sonuna koyar, yeni cümleye hangi harfle başlayacağını seçersin.

Şimdi bi şey diycem. Sen hiç kendini bıçakladın mı? Ya da kendine kafa falan attın mı? Kendinle hiç mevzuya düştün mü? Yok dimi? Şimdi bana salak malak deme ama sen şimdi bu hayatı düzene mi sokucaksın sen üzene mi? Lan diyorum ki, sana senden zarar gelmez. Seni siken başkaları. Onlar için yaşama artık diyorum lan. Kendin için yaşa ve kendine bi kıyak geç, iki üç tane de adam olsun yanında. Kendinden farklı görmediğin iki üç adam.

Sana diyorum ki, siktir et hayatın cilvesini-nazını, ötesini-berisini, önünü-arkasını, sağını-solunu, ebesini-sobesini. Bunları sana ben söylüyorum, çünkü ben bunu kimin okuduğunu bilmiyorum ama sen kimin yazdığını biliyorsun. Çünkü benim, kimsenin kalbinde yazmıyor ismim.

Çok sikik bi geçmişim var, ne tip ararsan eski sevgilim, nerede istersen bastığım para, 2011 Real Madrid'ine Camp Nou'da bastığım handikap bile var. Diyeceğim o ki, artık kendin ol ve kendin için yaşa. Çünkü bir gün Azrail kapı arasından "Ce-eee." dediği zaman, şuan özendiğin insanlar ve hayat şekli, ancak sana "But first, let me take a selfie." diyebilir.

Anladın mevzuyu. Dediğim gibi bir kişi bile "Aynen lan." dediyse benim için yeterli. Şimdi gözlerini kapat, ve aklından bir sayı tut. Sekiz miydi falan demiycem merak etme. Ve aklına o sayı kadar kişi getir. Gerisini de salla gitsin.

Çünkü öylesine düşünür ki yürek, akılda 5 varken, 3 geçmez içinden. Bilinçaltı bu işte. Bak mesela ben 6 tuttum şuanda, bir kişinin boşluğunu iki kişilik yaşayarak doldurmaya çalışıyorum. Sen de öyle yap. Gidenin arkasından ağlaman biter bir gün elbet. Ya gözyaşın biter, ya sevgin, ya yaşamın.

Şimdi rahat bitiriyorum bu yazıyı. Çünkü benim, onun kalbinde yazmıyor ismim.


29 Haziran 2014 Pazar

Ağladığım kadar

Masumiyettendir bizde, gelenektir. Gönül verenle gönül eğlenmez. Adettendir gözyaşınız, sevmedi demezler arkamızdan, gönül ayırt etmez. Büyüklük bizde kalır, öyle gördük büyüklerimizden. Aklı çocuk olanın eline çiçekler verilmez, çocuk anlamaz der büyükler. Biz öyle dinledik ki büyüklerden, başımızdan bir büyüğü hiç eksik etmedik. Kadeh kadeh yazdık kanımıza kelamını.

Sen görmemişsin bunları anladığım kadarıyla. Belki de mizacın farklıydı, adetime saygı duyup, büyüklüğü bana bahşetmiştin. Bunu anlayacak kadar tanıyamadık birbirimizi tabi. Çünkü evlat acısı farklıydı ve ben bilirdim her kaleme alışımda kaybettiğimi eskiyi. Benden önceki hayatını evlat edindik, ben acılarınla büyüdüm, hiç farketmedin.

Şimdi o kadar hissiz yazıyorum bunları ki, biraz önce yaktığım sigarayı özlemiyor, demin kapattığım filmde saçma sapan bir duygusal sahnede gözlerimin dolduğunu es geçiyorum. Yine bir müzik çalıyor. Yine 4 5 sene öncenin bilinmeyenlerinden...

Çünkü güneşim, seni tanıdıktan sonra ben, senden öncesini arar gibi görüyorum aynalarda kendimi. Çok değiştim bilemezsin, korku filmleri izliyorum artık. Büyük bir gelişme. Serseri derdin ya bana, ama ben korku filmi bile izleyemezdim. Film izlemem derdim, çünkü seni çağrıştırabilecek her sahnede gözyaşı dökebilirdim.

Eskileri yad etmek hiç içimi acıtmıyor artık, ama her yazımda senden bahsediyorum. İnsanlar sormasın diye, kendimi anlatmak yerine seni anlatıyorum. Çünkü şuan içinde bulunduğum durumu bir tek seninle bağdaştırabiliyorum. Umarım anlıyorsundur, yoksa anlatamadığım her hissim için ben, kalemimi ağlatıyorum kağıdın karşısında.

Evet, çok değişik şekillerde anıldım ben. Tuna dendi, kanki dendi, kankeyta bile dendi, kardeşim, aşkım, birtanem, playboyum, dylanım, sevgilim, canımın içi vs vs. Bunlar iyi olanlarıydı ve biri eksikti. Artık ona ulaşmak için vazgeçmiştim eski güzel lakaplarımdan. Bir gün çağrılmak istediğim tek isim "Baba" ydı. Ve ben olduğum gibi bi evlat yetiştirmek isteyecektim. Ve anladığım kadarıyla bunlar sensiz bir hayatta gerçekleşecekti.

Evet, çok değişik şekillerde anıldım ben. Tuna dendi, arkadaş kalalım dendi, seni kaybetmek istemiyorum dendi, o kız ne halde biliyor musun bile dendi. Şerefsiz,piç,  adi, pislik, orospu çocuğu vs vs.

Gördüğün gibi bunlar eskide bıraktığım isimler. Ve hepsinin hatırası seninle yüzleşiyor. İçimde sen yoksun, ama benim kadar anlamadın. Anladığım kadarıyla söylüyorum, sen dünyalar kadar değil, ağladığım kadardın...

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Denemek yetmiyor bazen

Merhaba. Tam bu satırda dertliyim yine.

İçimdeki kötü anılara sesleniyorum. Kimden geriye kaldıysan bilmiyorum(!). Ama arkamı dönüp ileri bakmak, senden sonrasını, deemek yetmiyor bazen.

Yine denedim ben. Mutlu olmayı. Anı sahibi, sana söylüyorum. Mutsuzluk senle dolu diye denedim aksini. Ama unutmuştum ki, salak ben, mutluluğa senin adını koymuştum. İnanmışım bir kere, hoş kalamamıştım yine, affet kadın.

İnanmak, keşke başarmaktan başka, senden sonrasının da yarısı olsaydı. O yarıyı gömer, yoluma devam ederdim. Eksik olmasın hatıran saygı duymasam da, farkettim ki, nefes nefeseyim yine.Yeniden. Farkettim ki senden sonrası yoruyor, senle geçen bir hayatın sonrasını, denemek yetmiyor bazen.

Hayat çıkmazlarla, zorluklarla dolu değildi ki, o günleri anıp, pişmanlık aforizmaları atalım ortaya. Anasını satayım hayat zaten bir boka çıkmamıştı, çıkmıyordu ve çıkmayacaktı da. Ve biz bunu bile bile ona tutunup yaşamayı seçecektik... Şimdi gülünmez miydi buna?

Ama bir şeylerin eksikliğini, yokluğunu seçmek gerekseydi; emin ol yine beni tek ciğerle nefes aldıran, tek gözle baktıran, tek kolunu tutturan, tek ayağını bastıran, kalbimin yarısıyla soktuğumun şehrinde hayata tutunduran, emin ol yine senin yokluğun olurdu.

Sevgili okur. Tecrübe konuşuyor. Sevmek, ait-sahip olmak, umut etmek, huzur bulmak yetmiyor. Bazen biri geliyor, diyorsun ki güneş açtı içime varlığıyla. Sonra bir bulut geliyor, göremiyorsun. Yağmur yağıyor hayatına. Kafanı kaldırsan bulamıyorsun. Çok da uzaksın amına koyduğumun yerinde, soramıyorsun, bitmiş çoktan. Bir gökkuşağı görüyorsun, diyorsun ki yaşıyor. Gülüyorsun, biliyorsun. Artık ondan sonrasını, hayal bile etmiyorsun. Anlıyorsun, tak ediyor zaten, zaman solduktan sonra anılarında; denemek, yetmiyor bazen.

Sonra sevmeyin beni zaten, siz beni sevdikten sonra yine üzülen, yine bu anılarla yaşayan ben olacağım, biliyorum. Seviyorum diye de gelmeyin kapıma, seven herkesin ayağının çamuru kaldı yanımda. Ben vazgeçtim anlatmaktan, siz anlayın bundan sonra. "O" dediğin kişi gittikten sonra, Kaf Dağı'nın ardını da ummak, ölümü bile denemek, yetmiyor bazen...

15 Mayıs 2014 Perşembe

İnsanlığın uzatmaları

Basketbol-severler bilir. OT demek uzatma demektir. Bundan neden bahsettim birazdan o konuya döneceğim. Ama şunu bi kenara yazın öyle geçin, uzatma, iki tarafın yenişememesinden doğar.

Geçen sene 31 Mayıs-1 Haziran tarihleri ülkemizi, devletimizi, ve halkımızı fazlasıyla etkileyen, ikincil bir Kurtuluş Savaşı senaryosu çizen, bağımsızlık hedefli tarihlerdi. Bir avuç ağaç için dendi, ülke ayağa kalktı. Değdi mi dendi? Değmedi tabi. Biz ne kadar savaşsak da, isyan etsek de, savaşacak ve isyan edeceksek de, o ağaçların canına kast ettiğinize değmedi. Sizin açınızdan...

Ben Veteriner Fakültesi öğrencisiyim. Yaşım 19. Saygılarımı sunarım. Beşeri Hekimliğin bizim meslekten farkı insanın hayvandan değerli olmasıdır. Bunu anladım. Aynı şekilde. Ziraat Fakültesi. Hayvanın bitkiden daha değerli olmasındandır repitasyon farklılıkları. Bu paragrafın dipnotu: değer; maneviyatının yetmediği kadar maddiyattır.

2 paragraf öncesinde verdiğim tarihlerden bu yana ülkemizde doğa ana figürü görülmektedir. Sözüm ona bitkiler değil, bizler, uyanmaktayız. Hani biz zaten değer, kadir, kıymet bilirdik(!) ama biz bile uyanıyoruz. Umursamayı, değer vermeyi yeni öğreniyoruz. Basmakalıp zihniyetin arkaplan oyunlarını daha rahat görüyoruz. Evet, şuanda değdi. Teşekkürü borç bilir, isyanımıza bakarız artık.

Çok saygıdeğer, başbakanlık makamına beyni firar etmişler tarafından layık görülmüş insan yosması başbakanıma, Recep İvedik'ten alıntı yaparak, bu yazılar okunuyorsa "Bunu okuyan tüm devlet yanlısı teknik servisin Allah bin belasını versin." diyorum. Ve konuma geçiyorum. Aşikardır ki, liderlik özelliği yüksek bir insan, ama insan lakabını lakayıt bir şekilde kullanan bir zattır kendisi. Düşmanımızdır.

Bu vatan kaç şehit verdiyse, bu ülkede kaç çocuk aç uyumak zorunda kaldıysa, kaç kadın kocasının resmine bakıp soğuk yatağının sağ köşesinde kıvrılıp yalnız yattıysa, bu ülkede, kaç bebek gözünü yetim açtıysa dünyaya, kaç tüyü bitmemiş yetimin hakkı sorulmadıysa, kaç küçük esnaf zamlardan batma eşiğine gelip evine ekmek götüremeyecek duruma geldiyse, yapılan AVM lerde beynini kaybeden kaç tane genç, yaşlı varsa, bu ülkede kanı yerde kalmış, ölümü gizlenmiş, kaç şehidin cenazesinin şanı örtbas edildiyse... Asıl diyeceğim odur ki, AMINA KOYDUĞUMUN YERİNDE DERDİNİZ 1 ÇUVAL KÖMÜR İSE, O KÖMÜRE OY VERİLSİN DİYE CAN ALMAYACAKSIN 700 EVDEN. O KADAR.

Uzatmalar demiştim di mi? Demiştim. Şu günlerde, "YENİ" Türkiye'de insanlığın uzatmalarındayız. Herkesin birinden çıkarı, herkesin birinden bir beklentisi var. Kendine yaşayan yok. Kendini yaşayan yok. Yeninin eskiyi arattığı, "yeni" kavramının daha iyi, daha modernize ve daha kullanışlı olduğu algısına itildiğimiz bir zaman diliminde, insanlığın uzatmalarını; oynuyoruz.

Bugün tüm bayraklar yarım mıydı? Dikkat ettiniz mi? Hayır. Bugün sınavınız varsa, iptal edilebilirdi, okulunuz bunu yaptı mı? Hayır. Uyanmadığınız bir rüyadan uyandırmak isterim sizleri şimdi. YANLIŞ ALGI.

Hükümet götümüzden kan çekti, hesabını polise sorduk biz. Empati kurmayı öğrenemedik. Bu eylemlere, isyanlara, serzenişlere; aktif veya pasif olarak katılanlar dışında, bir dizi koyun kitle de vardı. Onların bizle aynı haklara sahip olduğunu bildikleri için, yarın tekrar yaktıklarımızı, yıktıklarımızı yeniden yapmamak için, ve mesleki işleyişi düşündüğümüz zaman, bir bakıma evine ekmek götürmek için bizleri dövdüler. Kendilerince haklılardı. Ama 2 paragraf önce de dediğim gibi, kendine yaşayan, kendini yaşayan yok. Karizma sahibi olmak için dövdüler bizi. İmaj yapmak için sırtımıza vurdular. Kapsüllediler. Biz, bu olaylardan sonra dedik çeviğe, orospu çocuğu diye. Bizim küfrümüzle başlamamıştı olay.

Peki şuan ne oluyor? Soma'da kömür mü yanıyor sanıyorsunuz ısınmak için? O insanlar daha sobasına kömür atabilir mi sanıyorsunuz? Soğukta donmayı yeğlemez mi sanıyorsunuz? Şu anda benim götüm ısınsın diye, şurada kalörifer borusuna ayağımı koyup yazı yazayım diye, sen sırtını yaslayıp manitayla mesajlaşasın diye, ordan "HÜLOOOOĞĞ" diye bağıran teyze sobanın üstünde kestane pişirsin diye, gerizekalının teki soba yanındaki ortası göçmüş üçlü koltuğundan kalkıp, evden çıkıp provoke niyetiyle "MÜÜSLÜÜÜMAN UUUYUMA" diye bağırıp sesi kesilsin diye bu koca yürekli 699 adam, 1 çocuk her gün ölümün soğuğuyla terini silmek zorunda mı lan?

Onlar büyük insanlardı. Yarım bayrak, siyah kıyafet, hareketsiz şarkılar, durgun sokaklar, ve bir dakika yetmez.

Şimdi, 283 ağabeyim için, bir ömürlük saygı duruşu.




19 Nisan 2014 Cumartesi

Hatıranıza saygı duymuyorum

          İnsan bozuk tohum dediler. Dediler ve inanmadık. Çünkü zaten kırıktı içimiz, buruktu, kabullenmedik. Yapamayacağımızdan değil, biz bu yeşil hayallerdeki bozuk olanlardık. Ve biz hep kırıldık, utanmaktan utanarak, yanlıştan korkup yalnız olarak, doğruya değil kabullenilene taparak yaşadık.
          Ben ise insan olmaktan çıktım hatıranızda, isminiz geçince gülemem artık. Geç kalınmış bir yaşama isteğim var, sonbaharda açmaya çalışan bir papatyanın ümidiyim bu sıralar, bozuk, kırık, ve bulut görmeyen. Şimdi hanginiz taht kurup buyur etse beni kalbine, önce gitsin, ve ümidi olduğum papatyaları koysun insanlığımın kabrine.
          Anlayın, eskiden diye başladığım her cümlede sizi ayırmaya çalışmak yoruyor beni artık. Siz anladım ki tanırkendi gönlüme güzelliğiniz. Tanıdım ve bitti artık özel'liğiniz. Büyüdüm açtığınız yaralarla, ve artık ben, hatıranıza saygı duymuyorum.
          Size diyorum, sevgili eski sevgililerim. Unutup sildiklerim. Yüzünü bile görmek istemediklerim. Sesini bile ayrı sevdiklerim. Yine olsa yine seveceklerim. Gönül arsız be, işte o yüzden, bunlar sizin isimleriniz. Bakın, aklınızda bulunsun, eski kelimesi son değildir hiçbir zaman, ama hepiniz teker teker sabah rüzgarı olup gittiniz hayatımdan. Ve şimdi hepiniz mutlu, huzurlu, başka biriyle başka bir yerlerdesiniz. O yüzden sizi insanlığımla birlikte gömdüm o kabristana. Şimdi ise, "Tuna" diye bağırdığınız hiçbir şeyi anlayamıyorum, ve artık, hatıranıza saygı duymuyorum...
          Hayatım ne gariptir, öyle ki bir ben bir de yaradan bilir hepinizi. Çünkü herkesin olduğu gibi, gördüğü kadar, ve duyabildiği ölçüde değil umutlarım artık. Bunu da O'ndan öğrendim, varlığını bilmeden çünkü, sadece onu sevebildim.
          Ama neyse ki, olgunlaşıyor insan, yazılanlar saçma, görülenler eksik,  duyulanlar sessiz, ve hissedilenler yetersiz kalıyor. Herkes bu koca çınarda bir yaprak olup, her sonbahar dökülüyor yine. Ben ise yeni yeşil yapraklar istiyorum artık bu hayata. Her sene, her ayrılık, her aşk, her ümit, her yeni başlangıçta olduğu gibi, yeni hayal kırıklıklarıyla dolmak istiyorum.
          Diyeceğim o ki, yetmedi gücünüz beni, ne acıdan öldürmeye, ne yokluğunuzla imtihan etmeye, ne varlığınızı lütuf eylemeye. Başkaları yakıyor artık canımı bilin isterim, her zamanki gibi de agresif, takıntılı, kıskanç biriyim, değişmedim, merak etmeyin...
          Ama en önemlisi, başkalarına yer bıraktığınız, rotasyonu çoğalttığınız, yeni nesillerin önünü açtığınız, ve evleneceğim kadının siz olmadığını bana acı bir dille anlattığınız için, ayrıca beni bugünkü sağlamlığıma, bugünkü kuruluğuna gözlerimin, ulaştırdığınız için, yeni ufuklara, sonsuz teşekkür ediyorum. Ve tekrar söylemeyi bir borç bilirim kendime. Eski dediğim her şey sizlersiniz hayatımda, ve ben. Artık ben, hatıranıza saygı duymuyorum.

27 Mart 2014 Perşembe

Sevmeyi yokluğunda öğrendim

Dostum, acı söyle, acılı, hüzünlü söyle, kanasın yine gülüşleri dedim.
Ağzından çıkan tek cümle "Artık yok.", ne dönüş, ne umut, oldu.
Ben sanki, onu gördüğüm haliyle,eski yırtık gazeteleri güzelliğiyle mi sevdim?
Ben onu onsuz da severim dedim, vardı yanımda söylerken, duydu, yok oldu.

Kardeşim, çok sevmişim, varını yoğunu, her kelimemin yalanı olurdu gözleri.
Sen bana baktığında, "Bu kadarı da pes." derdin, bense pes edeli aylar olmuştu.
Ben sanki, keyfimin kahyasına mı kastetmiştim, söyleyin, kim bağladı geceye gündüzleri.
Şimdi onunla ilgili çoğu hayalimi yaktım, sesine duyduğum hasret nihayetinde son bulmuştu.

Can yoldaşım sen değildin, oydu, sen bari metresi olur musun hayallerinin?
Bu aralar her şeye kırılabiliyorum, onu düşünmekten ona benzedim, duygusalım.
Seni hatırlayacağımı biliyor her barmen, bir rüzgarını daha istedim ellerinin,
Kişisel gelişimimin dibindeyim şuan, ama şuan gel, olmayan fotoğraflarımızı duvarlara asalım.

Ben şimdi acılarımla dalga geçebiliyorum, denizde olandan, çok espritüelim bak.
Alfabeyi söker gibi öğrendim yanımda olmayışını, her sayfaya "yok" yazdım.
Birinci sınıf dedikodusu gibi Ali olup Ayşe'yi sevdim, bir de onun üstüne sigara yak.
O mahur beste sensin, birlikte ağladığım Müjgan benim sesim, ben de sevmeyi yokluğunda öğrendim.


14 Mart 2014 Cuma

Anılar acıtır

Birçok şey gereksizken, bazı anılardan olup bir anda çıkıyorsun karşıma, Eve döndüğüm son köşeden, gözümü çevirmemle parlıyorsun gözlerinle. Ve sen, birçok şey oluyorsun birden, yeniden, sığınıyorsun eski bir anıma. Yeniden kağıda kaleme koşuyorum, her hatırladığımda yazarım diye eskittiklerinle. Kalbim bir kanser hücresi. Karanlık. Tek kişilik. Bakmışım, sen olup yeni br filiz yeşeriyor içimde. Son oluyor bu seni sevdiğim, her zaman söylediğim gibi, Yaprakların günahıma dökülüyor, anılar büyüyüp, acıtıyor. Bazen sırf zaman geçsin diye özlüyorum mesela seni. Hayatımdan birkaç günü siliyorum hatıran her acıttığında. Ama en çok, yazdıklarım bile benim değil, ona üzülüyorum aslında. Yanı, yolda beş kuruş bulmuş bir çocuk bile hor görebilir beni. Gururunu hiçe saymazsan, sahip olamıyorsun, ona, ait olamıyorsun. Sırf bu yüzden, ayrı bir nefret duyuyorum sana, şiirimi bile bana bırakmıyorsun. Ben kalemime bakıyorum, o, ismini farklı kelimelerle hatırlatıp duruyor bana. Bir an için aniden geliyorsun aklıma, yine eski bir anı olup acıtıyorsun...

3 Mart 2014 Pazartesi

Farklılığın bendim

Şimdi herkes aynı sever seni be, öncekiler gibi.
Aynı bakar gözlerine, alışkın ve bıkkın...
Şimdi herkes, benden önceki ve sonrakiler gibi,
Benim farklı sevdiğim kadını işler sözlerine, ruhsuz, baygın...

Göremezler ki güneşim, farklı olduğunu.
Bilmezler ki güzeller güzelim, aklımda solduğunu.
Anlamazlar, bozkır ortasında bir çiçek,
Güneşli bin bir sabahın ayazı olduğunu, bilmezler...

Sen bembeyaz bir papatya olmasaydın eğer, doğru söyle.
Yadırgamaz mıydı çiçekler üstüne bastığın toprağı?
Sen farklı olmasaydın böyle, aynı sevmez miydim öyle,
Ben de diğerleri gibi sevmez miydim seni, yavan, bayağı.

Güneşin girmediği kalbime, tabutlar çok uğruyor bu ara.
Sela okunuyor diye kulak verdiğim cenaze, ben çıkıyorum.
Her gece farklı bir bahaneyle gömüyor kendimi bahara,
Her sabah aynı sarının daha koyu bir tonuyla, uyanıyorum.

Şimdi bilmezler seni nasıl bu kadar sevdim.
Dünün pişmanlığı, bugünün kararsızlığı, yarının umuduyla.
Toprağa emanet bıraktığım hayallerini, kızımın gözyaşı, ellerimi tutan sigara dumanıyla.
Bilmezler seni şimdi, bendeki gibi, eskidi mi sanki, senin farklılığın bendim...

-Sâki

13 Şubat 2014 Perşembe

14 Şubat Sorunsalı

        Yalnızlık paylaşılmaz diyorlar. Yanılıyorlar. Yalnızlık, pekala paylaşılır. Paylaşılamayanlar kişilerdir hayatımızda. Kişiler ve anlamları. Mesela; düşünelim ki hayatımız bir sözlük. Bazen yeni kelimeler, bazen de anlamları kaleme alınıyor. Yaşanmışlıklarla, anılarla. Diyeceğim o ki, paylaşılmayan yalnızlık değil, "o" dediğimiz kişilerin yokluğudur.
        Yalnızlık, hiç kimseye sahip olamama durumudur, mantıklı düşünürsek. Ama mantıklı insanlar değiliz, bizler; ipsiz, sapsız, ve bir o kadar da iyi, ama yalnız çocuklardanız. Bizim yalnızlığımız tek bir kişiden kaynaklanır, tek bir kişiye bağlanır. Bizim yalnızlığımız tek bir kişiye bile sahip olamamak değil, "tek bir" kişiye sahip olamamaktır.
        Bazen yalnızlık taşar, olacağı vardır, olur. Tutulmaz içeride, dile gelir, elden gelmez. Bir şey hiç gerçekleşmez. O "tek bir" kişi hiç hayal olmaktan çıkıp gerçeklerle kavuşmaz.
        Hayal dedik. Herkesin hayali var. Kendi yarattığı o yalnızlıktan onu kurtaracağına inandığı hayali. Bazısının bir, bazısının bin, orası bizi alakadar etmez. Çok isteğimiz var diyoruz bazen hatta, fazla istiyoruz herhalde diyoruz. Ama değil anasını satayım. Hak ediyoruz. Etmiş olmalıyız.
        Nihayetinde doğru olduğunu anlık olsa bile düşündüğümüz şeyleri yaparız. (İbneliğine yaptığımız birçok şeyi bu kısastan dışarıda tutuyorum.) İstediğimiz çok şey vardır bazen, çok sevdiğimiz bir şey bulamayız. Kendi repliklerimizi yaratırız. "O" dediğimiz kişiye ulaşabilmek için. Bitsin isteriz şu anda ne bok oluyorsa hayatımızda. Değişsin lan artık sapladığımın dünyası.
        Gelsin isteriz. Bizim olsun. Ama yaşanmışlıklar vardır. Bir türlü aşılamayacak sorunlar. Falan filan. Yaptığımız hatalar vardır. İllaki vardır, peygamber değiliz neticede. "Yaa ben haklıydım orda" da diyoruz. Tabi. Haklısın canım. Hiç olmaz mısın?
        Ama insan ümit etmeden edemiyor değil mi? Hatırlamadan edemiyor.
        Hatta o gece, yokluğun başa çıkılmaz bir başıboşluk gibiydi. Bütün yalnızlıklar, o gece benimleydi. Ve ben, o gece bile ölemedim yalnızlığından. Senin yarattığın, elimi tutmuş ve beni bir pamuk şekerle kandırılmış çocuk edasıyla dolaştıran. Daha da ölmem dedim. Daha da ölmem yalnızlıktan.
        "Ama sen boşver." diyesi geliyor insanın, değil mi? "Boşver be. Ne olduysa oldu, koy götüne. Utanmanın, sıkılmanın sırası değil." diyesi geliyor. Ama sadece bir dilek şart kipi olarak kalıyor. Hiç söylenmiyor.
        Yalnızlık böyle bir şey işte. Ne ben anlatsam anlarsın, ne sen anlatsan ben anlarım. Herkesin farklı yalnızlığı.
        Ama sen boşver. Hadi gel bir sarıl eksik olan yanıma, sarıl da geçsin artık. 

-Sâki

4 Şubat 2014 Salı

Ya da

Rengarenk bir filmdi hayatım.
Herkesin maskesi güzeldi, ya da ben öyle gördüm.
Bir tek aynalar siyah ve beyazdı,
Ya arkamdakilerdi, ya da ben öyle öldüm.

Tünelin sonundaki o hayali ışık gibiydim sanki.
Bazısı görmedi, bazısı hayal meyal gördü.
Ya ben çok sönüktüm,
Ya da bakan gözler hep kördü.

Çok mu ters adamdım ben?
Unuttuklarım önümdeydi, ve ulaşamadıklarım arkamda.
Ya unuttuklarım çok özeldi,
Ya da ulaşamadıklarım hep çok gördü.

Belli bir yerde kaldım ama sanki mürekkep bitmiş gibi.
O son kelime yarım kalmış, ne nokta ne bir şey, çok belli.
Ya yarım bırakanlar utanacaktı,
Ya da diğerleri diğer yarım olmadan,
Unutulacaktı.

31 Ocak 2014 Cuma

Vasıfsız

Hayatımda tanıdığım en vasıfsız insanım ben.
Senden sonra bir varlığım kalmadı.
Ne vardıysa yok oldu,
Ne de yokluğun bende kaldı.

Hissetmediğimi farkettim, farketmediğimi öğrendim.
Öğrenmediğimi gördüm, görmediğimi sandım.
Senden sonra neye dokunsam tuz buz,
Neyi istesem bin parça,
Kendimi sensiz, seni sonsuz buldum.

Kendimden çok seni sevdim, ve senden çok kendini.
Ve kendimde bulduğum her şey sende bitti, kendiliğinden.
Bir başımaydım bıraktığında.
Hala aynı noktadayım.
Son cümleni kurduğunda,
Ellerime bıraktığın ve bana bahşettiğin noktada.
Ben iste, sadece şunu bilemedim.
O noktayı o cümlenin sonuna mı koymalıyım,
Yoksa bu hayatın sonuna mı...

Hayatımda tanıdığım en vasıfsız insanım ben.
Beklentim yok, bekleyecek zamanım yok.
Önümde onlarca yıl belki, günler, saatler.
Ama bekleyecek ne bir dakikam, ne de bir saniyem yok.
Vasıfsız bir adamım ben.
Üç yaşında bir kardeşim, ve onun beni koyduğu tahttan başka,
Hiçbir şeyim yok.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Hoş kalamadım affet kadın.

Sen. Gülümse derken. Ağlatan kadın.
Sen. Seviyorum derken bile ayri sevdiren.
Sen sevdiğim. Sen taptığım.
Sen beni istemeyen. Güneşim dediğim. Hayatımsın kadın.

Sen. Bak derken kör eden kadın.
Sen öldüğüm. Uğruna içimde kimleri.
Neleri öldürdüğüm kimleri boğduğum kadın.
Sen. Gel derken. Arkanı dönüp giden kadın.

Sen. Adını duyduğumda şarkının sesini biraz daha açtığım.
Sen beni kolay ölümden alıp.
Hayata saplayan kadın.
Sen kadın.
Sen beni Ankara'dan tutup. Kalbine mıhlayan kadın.

Sen. Artık. Sevdiğim. İstemediğim.
Sen artık çelişkileriminsin kadın.
Sen benim günümü söndürdün.
Artik gecem, ay'ımsın kadın.

 Sen hoşçakal derken, boş bırakıp giden kadın..
Sen son kez adın geçtiğinde, adına şiirler yazdıran kadın.
Sen iyi geceler dileyip uyutmayan.
Sen dünyamın sonuna kurulmuş uçurum, figansın kadın.