Google+ Followers

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Denemek yetmiyor bazen

Merhaba. Tam bu satırda dertliyim yine.

İçimdeki kötü anılara sesleniyorum. Kimden geriye kaldıysan bilmiyorum(!). Ama arkamı dönüp ileri bakmak, senden sonrasını, deemek yetmiyor bazen.

Yine denedim ben. Mutlu olmayı. Anı sahibi, sana söylüyorum. Mutsuzluk senle dolu diye denedim aksini. Ama unutmuştum ki, salak ben, mutluluğa senin adını koymuştum. İnanmışım bir kere, hoş kalamamıştım yine, affet kadın.

İnanmak, keşke başarmaktan başka, senden sonrasının da yarısı olsaydı. O yarıyı gömer, yoluma devam ederdim. Eksik olmasın hatıran saygı duymasam da, farkettim ki, nefes nefeseyim yine.Yeniden. Farkettim ki senden sonrası yoruyor, senle geçen bir hayatın sonrasını, denemek yetmiyor bazen.

Hayat çıkmazlarla, zorluklarla dolu değildi ki, o günleri anıp, pişmanlık aforizmaları atalım ortaya. Anasını satayım hayat zaten bir boka çıkmamıştı, çıkmıyordu ve çıkmayacaktı da. Ve biz bunu bile bile ona tutunup yaşamayı seçecektik... Şimdi gülünmez miydi buna?

Ama bir şeylerin eksikliğini, yokluğunu seçmek gerekseydi; emin ol yine beni tek ciğerle nefes aldıran, tek gözle baktıran, tek kolunu tutturan, tek ayağını bastıran, kalbimin yarısıyla soktuğumun şehrinde hayata tutunduran, emin ol yine senin yokluğun olurdu.

Sevgili okur. Tecrübe konuşuyor. Sevmek, ait-sahip olmak, umut etmek, huzur bulmak yetmiyor. Bazen biri geliyor, diyorsun ki güneş açtı içime varlığıyla. Sonra bir bulut geliyor, göremiyorsun. Yağmur yağıyor hayatına. Kafanı kaldırsan bulamıyorsun. Çok da uzaksın amına koyduğumun yerinde, soramıyorsun, bitmiş çoktan. Bir gökkuşağı görüyorsun, diyorsun ki yaşıyor. Gülüyorsun, biliyorsun. Artık ondan sonrasını, hayal bile etmiyorsun. Anlıyorsun, tak ediyor zaten, zaman solduktan sonra anılarında; denemek, yetmiyor bazen.

Sonra sevmeyin beni zaten, siz beni sevdikten sonra yine üzülen, yine bu anılarla yaşayan ben olacağım, biliyorum. Seviyorum diye de gelmeyin kapıma, seven herkesin ayağının çamuru kaldı yanımda. Ben vazgeçtim anlatmaktan, siz anlayın bundan sonra. "O" dediğin kişi gittikten sonra, Kaf Dağı'nın ardını da ummak, ölümü bile denemek, yetmiyor bazen...

15 Mayıs 2014 Perşembe

İnsanlığın uzatmaları

Basketbol-severler bilir. OT demek uzatma demektir. Bundan neden bahsettim birazdan o konuya döneceğim. Ama şunu bi kenara yazın öyle geçin, uzatma, iki tarafın yenişememesinden doğar.

Geçen sene 31 Mayıs-1 Haziran tarihleri ülkemizi, devletimizi, ve halkımızı fazlasıyla etkileyen, ikincil bir Kurtuluş Savaşı senaryosu çizen, bağımsızlık hedefli tarihlerdi. Bir avuç ağaç için dendi, ülke ayağa kalktı. Değdi mi dendi? Değmedi tabi. Biz ne kadar savaşsak da, isyan etsek de, savaşacak ve isyan edeceksek de, o ağaçların canına kast ettiğinize değmedi. Sizin açınızdan...

Ben Veteriner Fakültesi öğrencisiyim. Yaşım 19. Saygılarımı sunarım. Beşeri Hekimliğin bizim meslekten farkı insanın hayvandan değerli olmasıdır. Bunu anladım. Aynı şekilde. Ziraat Fakültesi. Hayvanın bitkiden daha değerli olmasındandır repitasyon farklılıkları. Bu paragrafın dipnotu: değer; maneviyatının yetmediği kadar maddiyattır.

2 paragraf öncesinde verdiğim tarihlerden bu yana ülkemizde doğa ana figürü görülmektedir. Sözüm ona bitkiler değil, bizler, uyanmaktayız. Hani biz zaten değer, kadir, kıymet bilirdik(!) ama biz bile uyanıyoruz. Umursamayı, değer vermeyi yeni öğreniyoruz. Basmakalıp zihniyetin arkaplan oyunlarını daha rahat görüyoruz. Evet, şuanda değdi. Teşekkürü borç bilir, isyanımıza bakarız artık.

Çok saygıdeğer, başbakanlık makamına beyni firar etmişler tarafından layık görülmüş insan yosması başbakanıma, Recep İvedik'ten alıntı yaparak, bu yazılar okunuyorsa "Bunu okuyan tüm devlet yanlısı teknik servisin Allah bin belasını versin." diyorum. Ve konuma geçiyorum. Aşikardır ki, liderlik özelliği yüksek bir insan, ama insan lakabını lakayıt bir şekilde kullanan bir zattır kendisi. Düşmanımızdır.

Bu vatan kaç şehit verdiyse, bu ülkede kaç çocuk aç uyumak zorunda kaldıysa, kaç kadın kocasının resmine bakıp soğuk yatağının sağ köşesinde kıvrılıp yalnız yattıysa, bu ülkede, kaç bebek gözünü yetim açtıysa dünyaya, kaç tüyü bitmemiş yetimin hakkı sorulmadıysa, kaç küçük esnaf zamlardan batma eşiğine gelip evine ekmek götüremeyecek duruma geldiyse, yapılan AVM lerde beynini kaybeden kaç tane genç, yaşlı varsa, bu ülkede kanı yerde kalmış, ölümü gizlenmiş, kaç şehidin cenazesinin şanı örtbas edildiyse... Asıl diyeceğim odur ki, AMINA KOYDUĞUMUN YERİNDE DERDİNİZ 1 ÇUVAL KÖMÜR İSE, O KÖMÜRE OY VERİLSİN DİYE CAN ALMAYACAKSIN 700 EVDEN. O KADAR.

Uzatmalar demiştim di mi? Demiştim. Şu günlerde, "YENİ" Türkiye'de insanlığın uzatmalarındayız. Herkesin birinden çıkarı, herkesin birinden bir beklentisi var. Kendine yaşayan yok. Kendini yaşayan yok. Yeninin eskiyi arattığı, "yeni" kavramının daha iyi, daha modernize ve daha kullanışlı olduğu algısına itildiğimiz bir zaman diliminde, insanlığın uzatmalarını; oynuyoruz.

Bugün tüm bayraklar yarım mıydı? Dikkat ettiniz mi? Hayır. Bugün sınavınız varsa, iptal edilebilirdi, okulunuz bunu yaptı mı? Hayır. Uyanmadığınız bir rüyadan uyandırmak isterim sizleri şimdi. YANLIŞ ALGI.

Hükümet götümüzden kan çekti, hesabını polise sorduk biz. Empati kurmayı öğrenemedik. Bu eylemlere, isyanlara, serzenişlere; aktif veya pasif olarak katılanlar dışında, bir dizi koyun kitle de vardı. Onların bizle aynı haklara sahip olduğunu bildikleri için, yarın tekrar yaktıklarımızı, yıktıklarımızı yeniden yapmamak için, ve mesleki işleyişi düşündüğümüz zaman, bir bakıma evine ekmek götürmek için bizleri dövdüler. Kendilerince haklılardı. Ama 2 paragraf önce de dediğim gibi, kendine yaşayan, kendini yaşayan yok. Karizma sahibi olmak için dövdüler bizi. İmaj yapmak için sırtımıza vurdular. Kapsüllediler. Biz, bu olaylardan sonra dedik çeviğe, orospu çocuğu diye. Bizim küfrümüzle başlamamıştı olay.

Peki şuan ne oluyor? Soma'da kömür mü yanıyor sanıyorsunuz ısınmak için? O insanlar daha sobasına kömür atabilir mi sanıyorsunuz? Soğukta donmayı yeğlemez mi sanıyorsunuz? Şu anda benim götüm ısınsın diye, şurada kalörifer borusuna ayağımı koyup yazı yazayım diye, sen sırtını yaslayıp manitayla mesajlaşasın diye, ordan "HÜLOOOOĞĞ" diye bağıran teyze sobanın üstünde kestane pişirsin diye, gerizekalının teki soba yanındaki ortası göçmüş üçlü koltuğundan kalkıp, evden çıkıp provoke niyetiyle "MÜÜSLÜÜÜMAN UUUYUMA" diye bağırıp sesi kesilsin diye bu koca yürekli 699 adam, 1 çocuk her gün ölümün soğuğuyla terini silmek zorunda mı lan?

Onlar büyük insanlardı. Yarım bayrak, siyah kıyafet, hareketsiz şarkılar, durgun sokaklar, ve bir dakika yetmez.

Şimdi, 283 ağabeyim için, bir ömürlük saygı duruşu.