Google+ Followers

11 Kasım 2015 Çarşamba

İnadım

-"Nasılsın?" nasıl deniyordu, gözgözeyken?
+Ya sen "İyiyim" derken iyi miydin dün gibi?
-Yüzüm gülüyordu şükür ki, sen derdim değildin.
+Ya ödülün müydüm ben, aferin'in miydim senin?
-Kepimdin göklere fırlattığım, gülen suratımdın, pekiyimdin lan benim.

Sen o sarı kamyonumdun, kumdan kalelerim.
Sen her defasında yüzümü güldüren o hırçın denizdeki dubaları geçişim.
O kara denizin dibinden çıkardığım ak-parlak taş,
Sen kavlayan tenim, bense inatla o kumlu havluya sarılır gibiymişim.

Ben o sürdüğün kremlere rağmen yakan güneştim
O çileğe alerjisi olan sen miydin, inan bilemedim.
Ama değilsen de, ne olursa olsun, ağlamana değmezdim,
Ben uyku kaçıran inatçı zil sesin, o mideni bulandıran sek içkindim.

Şerefimi, şerefsizlere satmışım, gönlüm ne zenginmiş.
Ben var ya, farketmedim bile,bu bendeniz seni ne feci kaybetmiş.
Sanki sana bu kadar mahçup değilmişim de, inat ya;
Tamam desen, affetsen, o affına sığınabilecek kadar küçükmüş gibi günahım.

Bak bu akşam içilecek bir dostla, başbaşa.
Kimler kimler anılacak,inat ya en çok da senin adın sorulacak.
Diyeceğim ki "Bi tutsa onu yazmaktan nasır tutmuş ellerimden,
Aklımı yitirtecek Allahsız, her günü bayrama çıkaracak."


3 Ekim 2015 Cumartesi

Küçük dünyaların büyük insanları

Yaklaşık 4 aydır yazı yazamıyorum. Bilgisayarım Ankara'daydı ve Samsun'dakini de bozmuştum. Varım yoğum zarar biliyorum. Yazmaya fırsat olmadı yani. E dolayısıyla çok şey birikti be hafız. Çok şey doldurduk yani. Hem bardağımıza, hem dilimize, hem içimize. Doluya koysam almaz, boşa koysam dolmaz şimdi.

Küçük insanlarız biz, küçük mutlulukları olan, üzüntüleri 5 dakika süren, denizde bir dalgaya kapılmışçasına çabasız hareket eden insanlarız. Biz nereye savrulduysak gittiğimiz yön belledik oraları. E o küçük insanların da kocaman gururları vardı. Onlar o küçük dünyalarında asla yıkılmazdı.

Küçük insanlarız biz, trilyonlar içinde fink atan insanlara özenmeyiz de, yolda eski kasa bi "şavrole" görürüz, ona imreniriz. Dedim ya küçük insanlarız diye, hani biz hayallerimizi olduğu yere tutup kendimiz koymuşuz, şimdi kolumuzu kaldırmaya eriniyoruz gibi yani. Olsun be, mutluyduk anasını sattığımın dünyasında.

Küçük insanlarız biz, kendimizden daha küçüğünü aradığımız için. Aşağılayabilecek bir yön bulmak uğruna yırtındığımız için birbirimizi. Birbirimizden daha büyük olduğumuzu ispatlamaya çalıştığımız için. Ben sensiz de varım diyebilmek adına kimleri kimleri ayağımızın altına aldığımız için. Bir sakız misali, biz küçük insanlarız.

Küçük insanlarsınız siz, başkalarını hor gördüğünüz için. O küçük dünyalarının kahramanı olan insanları, kendi pis hislerinizle kirletmeye çalıştığınız için. Ve onları hiçe saymayı bir hak adlettiğiniz için. Siz küçük insanlarsınız, en çok da kendinizi ne kadar çamura batırdığınızı görmediğiniz için.

Siz var ya, basit insansınız. Biz küçük dünyaların büyük insanlarını kendi tahtında yıktınız. Ama bilerek isteyerek değil, kalbini kırdınız oradakilerin. Gururunu kırdınız. Yaptığı köprü yıkıldı diye intihar eden Japon mühendis'e çevirdiniz bizleri. Tabi işin esprisi. Ama bilin, biz sizin dünyanızda hiç olmadık, olamayız. Bizim gözümüz yok, gözlerinizde. Gözleriniz bizleri görmese de olur. Hatta görmese daha iyi bile olur. Çünkü bu küçük dünyalarımızda biz birer padişahız. Ve siz bizim huzurumuza ancak desturla çıkarsınız.

Siz aslında boş insansınız, ki bunu söylemek bana hiç yakışmadı. Size sizin oyununuzla geldim, bakalım dedim, ne yapacaksınız... Siz sınıflandırdınız insanları. Gelen kutusu, taslaklar, diğer diye ayırdınız insanları. En az sizin kadar onuru, gururu olan insanların, nasıl yaptıysanız sizin o koca gövdenizden büyük kalplerini kırdınız. Ve bu yüzden küçük kaldık biz. Çünkü gördük, büyük dünyalarda siz birer hiç kalmışsınız, kendi dünyanızı geride bırakıp, silip atmışsınız. Ne diyeyim be hafız, pişman olacaksınız.

O salak, bu şaşı, şu obez.
O tembel, bu asosyal, şu serseri,
O keko, bu kezban, şu avel.

Biliyor musunuz? En azından bizim kusurlarımız birer tane. Siz mi? Sizi şimdi denize atsam dalga vurmaz, boka sürsem sinek konmaz, Hadi selametle.

11 Haziran 2015 Perşembe

Takvim yaprakları

Parasıyla değil mi diye vuramadım yumruğumu belki masaya,
Karasıyla dedim, akıyla, karasıyla, duvarda parçalanan porselenler ben oldum.
Ama ne kahrını bıraktım ne de yer verdim senden sonra gönlümde bir tasaya,
Saatim bombanın pimi, sigaram silahın namlusuydu, ve caizdi, intihar oldum.

Takvimin yaprağı dönecek elbet, güneşten önce orada olacağım gecenin ayazında.
Ve gün gelecek bendeniz öyle derin bir nefes alacağım ki, şu dünyanın tüm pisliğini
Dolduracağım ciğerlerime, içtiğim onca şey kafi değilmiş gibi aslında.
Ve öyle bir üfleyeceğim ki o pisliği suratınıza, bıraktığınız şerrin kalmayacak eseri.

Bendeniz bir gün öyle bir rüzgar estireceğim ki ıslığımla, ve üstüne serileceğim.
Gördüğüm tüm esvedi, pis çehrelerinize aydınlık ve güzellikle vuracağım.
Hem bulutları sereceğim çimenlerin üstüne, hem de güneşi altın gibi eriteceğim.
Hoş, kirin üstünde pas süs gibi dururdu, ışık olup yüzünüzde yara kalacağım.

Grinin içindeki beyaz olmak isterdim hep, siyaha hapsoldu saflığım.
Ve gökkuşağındaki laciverttim hep, biraz özgür, bir o kadar da asil.
Ama korkutamazsınız, tabutuma atılacak toprağı üstüme zırh diye kuşandım.
Unutmadım ki bir kuldum bendeniz, mert, babayiğit ve bir o kadar sefil.


18 Mayıs 2015 Pazartesi

Duygulandım yine

Yine düz, sergüzeşt bir yazı geliyor. O kadar soldum ki, artık ne çiçek vermeye ne filiz atmaya mecalim kalmadı. Gördüğüm güzellikler artık, ölünün üstüne atılmış toprak gibi geliyor. Rahat uyuyayım diye serpilmiş bir avuç toprak.

Aylaklık meslek olmuş, namus lekesi gibi yapışmış bazı şeyler. Bağımlılıklar, tiryakilikler, hastalıklar, bunaltılar. Basmayan bi afakanlar kaldı. Onu da domaldım bekliyorum sanki. Sanki dayak arsızı olmuşum da elimi tutan eli tutup kendi suratıma vuruyormuşum gibi.

İnsan o kadar kötü zamanlarda anlıyor ki hatalarını. Artık çok geç demek için bile bir hayli geç kaldığını görüyorsun. O kadar vurdumduymazmışsın ki sanki kafana sıksalar o silahın sesini duyana kadar onu su tabancası zannetmişsin gibi. Göz göre göre derler ya hani. Göz göre göre bıkmış sanki, yanıp kül olmuşsun da üstüne biri işesin diye dolanır gibi.

Duygulandım yine be teyzem, o siktiğimin facebookunda mesajını gördüm, yine duygulandım. Hiç beklemiyordum. Sanki Allah sana yaptığım vefasızlığı bi tokat gibi suratıma vurdu, sol yanağıma bir kere tokat atmıştın ya, sanki orası, sanki senin elinmiş gibi acıdı. Kaderdi ya teyzem. Allah seni felçle sınadı ve sen zar zor yazan parmaklarınla bana mesaj atardın ya. Onları gördüm hiç beklemediğim bi zamanda, yine ağladım hala beni izleyen ruhuna.

Sen seni yeteri kadar sevmediğimi düşünürdün belki, ama benim zaten teyzem dediğim senle senin kardeşin değil miydi? Sen beni her gördüğünde başımı okşamaz mıydın teyzem? Ben sana seni sevdiğimi söylemeye bile gerek görmezdim, "Zaten seviyorum." derdim ya. O kadar geç kalmışım ki senin adını anmaya. Sana "Seni seviyorum." diyebilmek için, mezarına gitmem, pişmanlığım olan senle yüzleşmem gerekiyor artık.

Ama şunu bil ki canım teyzem, ben sana her mesaj attığımda o facebook bana 5 dakika "yazıyor..." diye gösterirdi ya. Zorlanırsın diye, elin varmaz diye seçtim ya sana kendimi hayırsız göstermeyi. O kadar pişmanım ki, fırsatım olsa da sırtımda taşısam seni şimdi. Yine saçlarımı okşasan, aslan yeğenim diye sevsen beni. Neleri vermezdim ki teyzem. Her şeyin pişmanlığına katlanırım da. Her aklıma geldiğinde içim rahat etmez uyuyamam ya doğru düzgün teyzem. Cenazeni görme fırsatım bile olmadı ya. Allah izin vermedi o tabuta bir omuz da benim vermeme. Bu da benim ömür boyu boynuma vurulmuş bi zincir gibi. Pası derimden silinse kalbimden silinmez artık.

Bugün sendin pişmanlığım, yarın belki yine unutucam seni ama senin adını taşıyan herkes benim pişmanlığım olacak. Ve ben böyle yaşamaya devam edersem, her günüm ayrı keder, her günüm ayrı isyan, her isim bir pişmanlık olacak.

İnsanlar diyor ya "Bu çocuk nasıl yazıyor." Yazmak o kadar kolaylaşıyor ki bi yerden sonra. Asıl silmesi zor geliyor insana. O kelimeyi artık kullanacak kadar olamadığını hatırlıyorsun ya, asıl elem orda başlıyor. İnsanlar soruyor, "Nasıl yazıyor bu çocuk?" diye. Keşke bi de sildiklerimi görseler...

14 Nisan 2015 Salı

Sana ait bir şey olmak

Seni görmek bir sabah ufkunda, denize nazır.
Bir akvaryumun süsü olmak,
Bakan gözlerin anlamayacağı bir renk olmak belki.
Her akşam senin patikalarından aşağı yuvarlanan,
Güneş olmak. Dönerken Ay'ı selamlamak hatta.
Haberi vardır diye, güllerin dikenlerine sormak seni.

Ne güzel şeydi, duymak sesini, sanki
Rüzgarın buğdayların arasında süzülmesine dalmış gibi.
Gecenin grisindeki beyaz olmak, ve inadına kaybolmamak.
Siyahın içinde, deste deste umut olmak yani.
Çiy olmak alacakaranlık ayazında, ve üşütmek kötülükleri
Ve elin üşüdüğünde, ceplerinde olmak, sana ait bir şey olmak gibi.

Bir uçurtma olmak, feragat etmek ipini tutan elden,
Sonra senin baktığın bulutların, gölgesine sığınmak belki.
Ve kristal tabaklarda servis etmek diğer tüm güzellikleri.
Silip o kirli dudaklarıma seni, pür-i pak hissetmek yeniden.
Yeni gözlerimi açmış gibi dünyaya, nefes almayı öğrenir gibi.
Hatta ciğerlerimin yangısına seni basar gibi sevmek,
O dünyalar güzeli, gül cemalini.

Seni sevmenin, seni seviyorum demenin 1001 yolunda,
Bir ayrım daha görmek, sarp yamaçlarına, parçalanırcasına tırmanır gibi.
Zamanı gelince, ölümünü duymanın kederi, hatta
Nasıl ölür insan bilmezsin diye, o yamaçlardan kendimi
Satır boşluklarına bırakır gibi.
Nasıl kıyar hasretin, hoyrat yüreğime,doludizgin hükmeder gibi.

29 Mart 2015 Pazar

İğreti

Başladığım her şey bitiyo,yani, uzun bi ipin düğümleri gibi. Ama aşağıdan bakınca ipe, düğümden sonrasını göremiyosun işte napcaksın. Okunsun kaygısıyla yazdığın şeyi konuştuğun gibi yazıyosun ya aynı bu şekil, her gün yaşadığım farklı farklı hayatlar artık gözüme yabancı geliyo.

Belki bizim çember sandığımız bu düzende, içinde sıkıştığımızı zannettiğimiz bu alemde, herkes bi köşeyi tutmuştu da, etrafımızın sarıldığının farkında bile değildik.

Belki deniz kıyısı dediğimiz yerler, bizim özgürlüğümüzün bittiği yerdi. Çünkü kimseyi daha şu mercanlara bi giriyim de gazetemi okuyim derken görmedim. Aslında belki de, empati kurulmasını istediğimiz kara parçasında sarfettiğimiz ağızlarca dolusu kelimenin, o denizde hiçbir anlamı yoktu.

Ağızdan çıkan iki şey o kadar birbirine benziyo ki, bi tanesi müptelası olduğumuz kelimeler, ve bi taneside tükürük. Bazı laflar var ağzında kalsa daha iyi ya, işte o yüzden tükürmek itici karşılanıyo. Ama ben edeceğim küfürlerin yarısını belki de, o tükürükle atıyorum, bilemezsin.

Şu anda bilim dediğimiz dallı budaklı zımbırtılar, daha koza vermedi. O meyveyi görene kadar dalından tanıyıp diyemezsin bu karpuz diye. Karpuz ağaçta mı yetişiyo dersen, ona da cevabım var. Belki sen ona o kadar yüksekten bakıyosun ki, ağaç olduğunun farkında değilsin. Çünkü ağaç dediğine tırmanırsın, ağaç odur. Bunu söyleyen de bilimdir. Bir gün o bilimadamı dedikleriniz elbirliğiyle size "İnsanoğlu maymundan değil porsuktan gelmiştir, kanıtlar da budur." dese inanmak zorunda da kalabilirsiniz.

Boklayabilecek, inkar edilebilecek o kadar şey varken, konuşcak kimseyi göremeyince insan çevresinde, kendini yabancılıyor böyle. Ne giysem rutubetli, nereye otursam rahatsız, ne yesem tuzsuz geliyor. Ve o kadar araftasın ki, yaşadığını hissetmek için acısın, iğrendirsin istiyosun.

Hatta bazen öyle bi zaman geliyo, gün 25 saat oluyo. 24 saatte ne yapılabileceğine o kadar alışmışsın ki, o 1 saati saya saya geçiremiyosun. Ve bazen öyle bi belirsizleşiyorsun ki, ne göz kapaklarını tutasın geliyor, ne parmağının uzanmadığı harfi klavyeden basmak istiyorsun. Bazen etrafında o kadar kişileştirebileceğin nesne oluyo ki, insanın kendi yalnızlığı bile, üstünde iğreti duruyo.


21 Mart 2015 Cumartesi

İnsanlık ayıbı

O kadar zor ki bazen bir şeyler ummak hayattan. Etrafınıza bir bakın. Dizlerinizdeki ve dirseklerinizdekiler, yara değil. Ton farkları sadece. Gökyüzünde birbiriyle dans edenler, bulutlar değil, düşlerimiz. Birbirlerine çarpınca yağmur yağar ya üstümüze, ve biz anlarız bizim için yağdığını. Nasıl da biliyor içimizi, gözyaşlarımı gizlemek için yağıyor deriz.

O kadar çok şey var ki umutsuzluğa kapılmak için. 2 kilo fazlam var diye bile ağlayabiliyor insan. Oğlu askerde şehit düşen annenin gözyaşlarıyla aynı mı bu düşen inciler? 100 alamadım diye ağlayan kaltakların üzüntüsüyle, ben hayatın her gün sillesini yiyorum diye yalnızken utanarak, gözyaşlarım düşmeden silerek 2 dakika ağlamışım, benim üzüntüm bir mi?

Peki benim beğenmediğim bu hayatta, ucunu kaçırdığım bu ipi ömründe hiç görememiş olan insanlar kadar üzüntüm olabilir mi? Ailesine yük olmamak için hayallerinden vazgeçen insanlarla, benim kederim bir olabilir mi?

Peki onların bu daha boktan gözüken hayatında, hiç anasız babasız doğmayı tadamayacaklarını onlar da bilmiyor mu? İçten içe. Ama gözardı ediyorlar. Kim bilebilir ki yaşamadan, yetiştirme yurdunda büyümeyi, annesini babasını tanımamayı, ailesi tarafından sokağa atıldıktan sonra bir kardeş sahibi daha olmayı? İnsan nasıl kişisel algılamaz, nasıl yadırgamaz yoksayılmayı.

Onu da geçtim. Kim bilebilir vatan toprağı düşmesin, bayrak inmesin diye, evladının soğukta dona dona can vermesini izleyen annenin acısını?

Bu örnekleri sonsuza kadar uzatabilirim, emin olun. SONSUZA KADAR! Çünkü her zaman daha kötüsü var bu dünyada. Her zaman senden daha kötü durumda olan birisi var. En kötüsü benim hayatım dersen yaşayamazsın. Şu yazının tonlamasını değiştirerek bile size 10 farklı duygu yaşatabilirim. Sebebi de, sizin hissettiklerinizi başkalarının da hissetmesini istemeniz.

Ben kalıbımı koyarım. Bu insanlık mutlu olmak istemiyor. MUTLU OLDUĞUNU DİĞER İNSANLARA KANITLAMAK İSTİYOR.

Bu insanlık kardeşlik istemiyor. TARAF OLUŞTURUP BU BAĞI DİĞER İNSANLARA KARŞI KULLANMAK İSTİYOR.

Bu dünya adalet istemiyor. BU DÜNYA BİR TERAZİNİN VARLIĞINDAN BAHSEDİP, O TERAZİYİ SADECE KENDİSİ KULLANMAK İSTİYOR.

Bu yüzden değil mi zaten, "çirkin" dediğiniz insanların birbirini bulması. Bu yüzden değil mi zaten "güzel" dediklerinizin evlenip boşanıp, çocuğunu anasız babasız yetiştirip 40'ından sonra izdivaç programlarına çıkması?

Umut etmek için her zaman bir sebep var. Şükretmek için. Düşün. Gör. Duy. Hisset. Tat. Gez. Eğlen. Çalış. Üzül. Sevin. Bütün duyguları doya doya tat. Hala gözünü kırpabiliyorsan, hala şu yazıyı okuyabiliyorsan, hala farkında bile olmadan nefes alabiliyorsan, bir umudun olsun. Ne hikmetse, 2 kolu 2 bacağı olmayan insan her gün "bu dünyada" balık tutmaya giderken, biz sigara tüttüre tüttüre "bu dünyaya" lanet okuyoruz. Ne yazık ki, ikisi de, aynı dünya.

Nasıl ki dünya "ben dönmüyom yeter artık" diyemiyorsa, nasıl yeryüzü "çekmiyom yoruldum lan" diyip kaytaramyorsa, benim de umudum bitemez bu dünyada. Çünkü ben 1. seviyeyi geçemeyince 2. seviyeyi deneyenlerdenim. Bir gün 100. seviyeye gelip de ancak o zaman başarabilirsem, geçemediğim 99 bölüme üzülmeyeyim diye. Varsın 99 bölümde ne olduğunu bilmeyeyim, o bölümü geçebildiysem, yeterli donanıma sahibim demektir.

Ve bu hayatta, "yarın ola hayrola" diye yatıp, "vira bismillah" diye kalktıkça, her zaman kuvvet alacağın bir şeyler olacaktır.

Ayrıca. nasıl bir arının çalışkanlığını örnek alıyorsanız, bu insanları da kendinizden ayırın ve örnek alın. Bugün Down Sendromu'nu Farkındalık Günü. 21 Mart. Down sendromlular diye bir kalıba sokmak bana çok yanlış gelse de, öyle isimlendirilmiş bir gün. Ve o kadar saf ki duyguları, ve akılları o kadar seçici ki. Aferin onlara ki, bizim sadece iyi yönlerimizi sığdırabilmişler içlerine. 1 kromozom fazlaları var ya bizden, "normal" dediğiniz insanların bütün kötülükleri ortak paydada kavuşturabilip; ancak onlar kadar saf olamayışı, demek ki o kromozomdanmış. Bu da "insan" dediklerimizin insanlığa ayıbı olsun.

16 Mart 2015 Pazartesi

Yeterdin dünyama

Ben senden ne şarkılar, ne şiirler istedim, ne onlarca sayfalık mektuplar.
Eğer zamanımız olsaydı, hala seni yazabilirdim şu satırlara.
Bir kahraman istemezdim diyarımda, şu ufkuma bir kuş olup girsen yeterdin,
Ben sana yine gözümü kapatır hüsn-ü tesadüf derdim.

Ben senden ne şarkılar, ne şiirler istedim, ne onlarca sayfalık mektuplar.
Boyasız, tuvalsiz bir resim olarak bile çizerdim seni bu kaldırımlara.
Bir isyan istemezdim saltanatında, hele bir çatsan kaşlarını, yeterdin,
Ben bağrıma taş koyar, sancağımı alır, beyliğimi bozar giderdim.

Ben senden ne şarkılar, ne şiirler istedim, ne onlarca sayfalık mektuplar.
Şu mekruh düzenimi ast-üst diye ayırır, verirdim yine amade olsunlar.
Bir soytarı istemezdim şeriatında, boynumu istesen ayacıklarına yeterdin,
Ben metanetimle gelir koynuna, yük olmasın diye koltuğuma alır canımı giderdim.

Ben senden ne şarkılar, ne şiirler istedim, ne onlarca sayfalık mektuplar.
Bırak yedi rengin baharını, matemin siyahını, pür-i pak ederdim yollarına.
Bir yâren istemezdim sarhoşluğumda, icabında susuz olsan bile yeterdin,
Ben senden sonra öleceğimi bilsem, Azrail'e "O'nu aldığın elinle öldür beni" derdim.


22 Şubat 2015 Pazar

İnsan ağlamazsa kötü

Bayadır yazmıyorum, Samsun'daydım. Memleketimde. Baba ocağında Ana kucağındaydım. Kucağa sığmayacak kadar büyüsem de, o kadar iyi bilirdim ki içten içe, bir gün tabutta da olsam sarılan, annem olacaktı bana.

Annem. Matematik öğretmeni, agresif, gözlüklü, kilolu, sert mizaçlı, 44 yaşında bir kadın. 20 yaşında bir oğlu var, bendenizler. Bir de ufaklığımız var, 4 yaşında Anıl'ımız. Neyse. Döverek büyüttü beni annem. Bağırdı, çağırdı, sövdü, saydı, adam yerine koymadı. Ama ne olursa olsun hep o affetti beni, o bağışladı.

İki tarafı vardır hayatın ki, ya annenin prensi olursun, ya babanın hayranı. Hiç sevgi görmedim desem de, şuan arayıp "Üşüyorum." desem, Samsun'dan gelir üstündeki hırkasını vermeye. Yerin o kadar büyük ki anne, sen olmasan yerim yanında değil; ya sokakta olurdu, ya cezaevinde.

Biliyorum ayrıca, sana bir kere bile "Seni seviyorum." demedim. Küçükken bile. Söylesem bile hemen ağlamaya başlardım, utanırdım. Bir bilsen ne kadar gücenirdin anne, kimlere dedim "Seni seviyorum.", sana demedim diye.

Kızma kurban olduğum annem, seninle ilgili hiç yazı da yazmadım hayatımda. Çok zor olacaktı biliyordum, ve şuan ne kadar zorlandığımı bir Allah bir de ben biliyorum. Sen mert çocuk bilirdin beni anne, ben seni yazarken şimdi, çocuk gibi ağlıyorum.

Başka hiçbir şey umrumda değil, utanmam, umursamam. Bilirsin. Bağırır, çağırırım ben. Sağa sola saldırırım. Ama bir gün bana, benim şuan sana olduğum kadar, ihtiyacın olursa, bir isteğini yerine getiremem diye çok korkuyorum anne. Bir gün bu aile üç kişi kalırsa, giden sen olursun diye çok korkuyorum.

Biliyorum annem. Bana güveniyorsun. En çok sen. En fazla sen. "Sen istesen her şeyi yaparsın oğlum." deyişini, şuan bile duyabiliyorum. Zaten kendime; senin bana güvendiğin kadar güvensem, Allah'ın izniyle her şeyi yaparım, onu da biliyorum.

Kabul ediyorum ben, kötüydüm anne. Bir evlat, bir arkadaş, yeri geldi senin tırnağının kiri kadar olmasa da, bir hizmetkarın olarak. Kötüydüm, biliyorum. Ve tüm kalbimle özür diliyorum. Son zamanlarda emin olduğum nadir cümlelerden bu, bunu bil. Ben bile kendimden eminim şuan, çünkü hayatımda bu kadar ağlatmadı hiç bir yaşanan.

Ama ne zaman daha kötü biliyor musun anne? Ben yanımda biri varken ağlayamıyorum ya anne. Olur da bir gün sen benden vazgeçersen, gözüne bakarım da gelmezse gözümden bir yaş,bu evladın işte o zaman ağlamazsa kötü.

Allah seni benden ayırmasın. Seni çok seviyorum annem.

Bu yazıyı anneme doğum gününde, 12 Şubat'ta yazacaktım. Evde ağlamaya korktuğumdan bu güne kadar erteledim yazıyı. Belki yine sana ulaşmayacak, yine sana göstermeye utanacağım ama, tekrar doğum günün kutlu olsun anne.

28 Ocak 2015 Çarşamba

Geciktin hayatıma

Bu yazım biraz düz olacak. Biraz düz, biraz engebeli. Düz dediğim her yerin sonunda bir uçurum olacak. Ben her kolay diye gittiğim yolda nasıl aşağı düştüm, nasıl çakıl taşlarıyla doldu dizlerim, dirseklerim onu görücez. Beraber. Çünkü varsayımlarla devam etmeye çalıştığım şu hayatta arkama baktıkça, oraya doğru gidesim geliyor. Her baktığımda görüyorum, geciktim hayatıma.

Yazacak bir şey bulamıyorum. Çünkü daha önce de dediğim gibi, kitap, yazı okuyup oradan buradan aldığım sözleri size manipüle etmek gibi bir acizliğe düşmek istemiyorum. "Neden yazamıyosun amk, çiçek böcek karala bir şeyler." diye düşünenler de oluyor, şahit oluyorum. Ne diyebilirsin ki, bağlaç eki olan -ki ve -de leri iyelik eki olan -ki ve bulunma eki olan -de'den ayıramayan insanlar bunlar. Ne kadar anlatabilirsin ki? Saate bakıyorum, elimdeki sigarayı yere atıp, üstüne basıyorum. Yine kaçırmışım randevumu, geç kalmışım hayatıma.

Günlük tutmak gibi değil malesef, yazı veya şiir yazmak. Diğer yazı türlerini dışladığım sanılmasın, kendi ilgi alanımla ilgili konuşuyorum. "Hadi oturayım da yazayım" değil. Tam olarak aynı hissi hayatında ne kadar yaşamışsan, hepsini birleştirebilme sanatı. Yani sene 95, ağlayarak doğmuşum. Sene 2000, anaokuluna gideceğim diye ağlıyorum. Sene oluyor 2001, okul başlıyor diye ağlıyorum. Zaman geçiyor geliyor 2005'e. Öğretmenim dövüyor, ağlıyorum. Sene oluyor 2009, annem ağlıyor, ben ağlıyorum. Kardeş geliyor. Sene 2010, kardeşim oluyor, ben ağlıyorum. Sene geliyor çatıyor kaşlarım gibi bir Ağustus ayında, bir kadın seviyorum. O gidiyor, ben ağlıyorum. 2013 oluyor, dayanamıyorum. 9. katın balkonuna çıkmış ağlıyorum. Yine. Anıl geliyor cama vuruyor, "Tuna" diyerek, vazgeçiyorum. Düşün diyorlar, Anıl'ı kimlere bırakacaksın. Ağlıyorum. Çünkü biliyorum,benim hayatım yok artık beklediğim limanda.

Ne kadar ağladığındır bir şeyler yazmak. Ne kadar sevdiğindir. Ne kadar gördüğün ve hor görüldüğündür. Misal, her duygu, senin içinde bir kristal bardakta durur. Benimki çay bardağında. Ve her bir bardağı taşıran son damladır yazmak. İçinde kalanlar, hala oradadır. Bir gün ya o çay bardağına tavşan kanı bir çay doldururum, ya da her zamanki gibi anasona karışır duygularım, gidiverir. Ben de iç geçirir, geç kaldığım her cümleyi birleştirmeye çalışırım, işte, yazmak budur.

Bu yüzden yazacak bir şey bulamıyorum. Taşmasını bekliyorum bir şeylerin. Gördüğüm şerefsizliklerin, adiliklerin, saygısızlık ve sevgisizliklerin, merhametsizliklerin birer damla daha dolmasını bekliyorum. Ailevi ilişkilerim mi kötü gidiyor, anlatamıyorum. Saygımdan. Ne zaman ki gördüğüm saygısızlık bendeki saygıyı aşar, o zaman işte patlarım. Dağılan şarapnellerden de elbet herkese bir pay düşer. Dost kazığı mı yiyorum, alışkınım. Sineye çekiyorum. Ne zaman ki bana diyecek yüzü olmasın "Sana hakkımı helal etmiyorum." o zaman bilin ki ben karşısına oturmuş, ağzıma gelenden verip veriştiriyorum.

Bir kadın mı sevdim, işte o zaman kötü sonu. Ne zaman O'ndan başkasını, daha çok severim bilmiyorum. Ama bir gün hesap sorduğunda, "Sevdim." deyip kenara atamayacağımdan sevemiyorum, bana yaptığı gibi. Ve eğer bir gün cidden bir kadını O'ndan çok seversem, bana "Neden?" diye bile soramasın istediğim için. Çünkü gün doğdu, ve battı zatımda. Şahanelik senin olsun, hala bir boşluk var aramızda. O boşluğu ne silebilirsin, ne de arasını doldurabilirsin artık. Ben bizi anlattığım her kelimeyi bileşiklerden seçmiştim. Anladım, sen de ben gibiymişsin, ben kendi hayatıma, sen de bana gecikmişsin.

16 Ocak 2015 Cuma

Gurur hiç uğramadı kulaklarıma

Yazıma başlamak için bir kelime bulamadım, kusura bakmayın. Genellikle absürd bir cümleyle başlardım yazıma, "Ne anlatıyon amk?" demeniz için. Bir nevi algı kontrolü. Şimdi de "Vay piiç, demek bu yüzdendi o afonfisli cümleler." demeyin. Yazı yazmayı düşünmüyordum aslında, sınavlarım vardı. Bütler devamdan kalmalar havada uçuşurken zaman ayıramam diye düşünüyordum. Boş boş oturmaktan yazmaya vakit bulamayacağımı hissediyordum.

Velhasıl, bir video izlerken YouTube'da gözlerimin dolduğunu farkettim. İçeriği ise şu, özet geçicem, bi tane emo var tamam mı. Bu çocukta efso ses var, ama kimse çocuğun böyle bi yeteneği olduğunu bilmiyo. Ailesi bile çocuğu şarkı söylerken dinlememiş, sahnede ilk defa dinliyorlar, ağızlar bir karış açık. Opera sanatçılarına taş çıkarır, eğitimi yok, kendi çabasıyla böyle bir ilerleme katetmiş. Jüri ayakta alkışlıyor, seyirci ağlıyor, sebebi de şu. Çocuğun kullandığı cümle. "Bu harika bir duygu. Bundan önce hiçbir şeyde iyi olmadığıma o kadar inandırılmıştım ki, şuan ne kadar mutluyum anlatamam." 

Jüri ayağa kalkıyor, çocuğun ailesine dönüp "Oğlunuzla gurur duyuyor musunuz?" diye soruyor. Ailesi " Evet, hem de çok." diyor. Ailesi onunla gurur duyuyormuş. Gurur.

Üzülüyorum anama, babama. Benimle hiç gurur duyamadılar. Hiç böbürlenerek bir yanımı anlatamadılar. Akrabalarım çocuklarının başarılarından bahsedip sidik yarıştırırken, babam sessizce izlerdi, bunu hatırlarım yalnız. Ne o bilir gurur duymanın nasıl bir his olduğunu, hatta sorsan şaka bile yapar. "Hiç duymadım o da neymiş?" diye. Şöyle yarım ağızla gülümser, buruk. Sen de ayıp olmasın diye bi "Haha." çıkartırsın ağzından. O mevzu bahis de öyle solup gider.

Neydi bende bulamadıkları gurur, hangi renkti de çalınmadı suratıma? Duyuluyorsa nasıldı tınısı, titretir miydi ateşini çakmağımın? Ya da yenir miydi bu gurur? Acı mıydı tadı, ancak "Acıydı." dediğim zaman oturuyor yerine taşlar. Hiç biri değil miydi yoksa, yoksa sadece bir sanrı mıydı? "Ben duydum, var." demişti de biri, biz mi bin akıllı toplanıp çıkaramamıştık o taşı?

Aslında hiç biri değildi biliyor musun? Gören gözdeydi bokluk, bakan çoktu,ve o çokluktan doğdu bokluk. Zaten bu ab-ı hayatı hepimiz yudumluyorduk nihayetinde ve vardı hepimizin bardağında bir dudak payı. Yalnız benim kaderim at dudaklıymış, içmiş hayatımı. Ben de o bardağın dibiyle ne bir baba gözünde evlat olmuşum, ne bir yar gözünde yaren. Tasviri gerekirse, lavaboya dökülmüş bayat çayın demiyim ben, gitsin diye üstüne, su serpilen.


2 Ocak 2015 Cuma

Eskidendi "Yeni" sevgisi

Ne varsa eskilerde var derler ya, fazlasıyla hak veriyorum. Fazlasıyla. Bir rekora bakıyorum 56'dan bu yana kırılamamış. Ve o koşullarda, yetersizlikte, yavanlıkta. Zorluğa zorluk denmeyen zamanlardan bahsediyorum. Misal; vereyim eline Panasonic antenli telefon, işin sadece bir görüşme yapmak olsun. Zor gelir birader, cebinden ATP harcıyomuş gibi zor gelir, yapmazsın.

Dedem anlatır mesela hep, köyün gençleri onlarmış o zamanlar. Para toplanmış, verilmiş buyruk dedemlere. Gitmişler en yakın vilayete, sırtlamışlar radyo getirmişler köye, 50'li yılların başlarından bahsediyorum. Yağız delikanlıymış, babaannemi almış sonra. Yani diyorum ki, yapılan işe bak, karşılığına bak.

Bırakın kardeşim yaşıyorum demeyi, bırakın artık. Mutluyum demeyi bırakın. Ben kendime yeterim demeyi bırakın. Ben seviliyorum, ben saygı görüyorum demeyi bırakın. Hani derler ya "Yüz verme yetime, döner koyar götüne." diye, aynı o hesaptan bahsediyorum. Çünkü matematiğimiz aynı o cümlenin yazarıyla. Öyle insanlar görüyorum ki, gözü yeni açılmış Pitbull yavrusu gibi dişinin tuttuğu her şeyi ısırmaya çalışıyor. Lan siktir git, herkes mi Al Pacino birader, herkes mi Tony Montana. Herkes bi Kurtlar Vadisi modunda gidiyor. Sokağa tek çıksa arkasından yaprak uçmaz salağın, karıncanın amı kadar beyni var, burnu götü eşit, stratosferde geziyorlar beraber.

Çok küfrettim farkındayım, ama bırakın artık bu işleri, çünkü o işler öyle olmuyo işte. Hürmet diye bir şey varmış eskiden. Tevekkül edilirmiş. Allah'ına bağlı, dinine düşkünmüş insanlar. Hiç sevmese Allah korkusundan kusur etmezmiş saygıda. Her şeyin adaleti gönüldeymiş. Ben de bunları o kadar dinledim ki artık, yaşamadığım şeyleri özler kıvama geldim. Eksik olmasın yaş çevrem beni hiç kimlik yaşında bulamadılar, hep 3-4 yaş yukarda seyrettim.

Eskidendi birader her amına koyduğumun yılından beklediğiniz şeyler. Eskidendi yeni yılın getireceği mutluluk, huzur, zart, zurt. Ne verebilir lan 2015 bana söyleyin Allah'ınızı severseniz. Yeni yıl bana umut mu getirecek? Yeni bir şeyden umut bekliyorsan, saat 02:33 şuan. 02:34'ee bel bağla, ondan bekle. Bana mutluluk mu getirecekmiş 2015. Kafasını getirsin. Beni mutsuz eden 3 neden varsa 2015 geldi 4 oldu. Niye diye sor, bir yıl daha bitti bir derdim bile eksilmeden, neyinden medet umayım lan ben?

Şimdi gelin de söyleyin bana hadi. Yeni bi güne uyanınca hanginiz küfretmeden kalkıyor, herhangi bir şeye? Hanginizin yeni yılı kutlama sebeplerinde eğlenmek yok? Hiçbirinizin. 

Bak, diyorum birader ben, ve bir gün "Diyorum" diye başladığım her cümle dediğime çıkıyor. Eskide kaldı yeniye hürmet. Milat bilmek eskide kaldı. Ne benim hayatım iPod Shuffle'ın son sürümü, ne de senin hayallerin Android'in KitKat güncellemesi. Ne sen bana telefon icat olmuş diye bir haber verebilirsin, ne de ben sana siyah beyaz televizyon bulabilirim. Artık sen bana büsbütün bir yeniliğin mutluluğunu yaşatamazsın. Şu dünyada adiliğin, kanıbozukluğun, şerefsizliğin, vefa bilmezliğin bizim harddiskten çıkmaması halinde, bana ne iyi niyetlerle, ne iyi dileklerle gelin.

Eskidendi yeninin sevgisi. Ne bir yıl beni kolumdan tutar attırır bana bir adım, ne de ben bir gün uyandığımda yeni bir gün diye gülebilirim.