Google+ Followers

25 Kasım 2016 Cuma

25 Kasım

Okuyana-okumayana, duyana-duymayana, her gün bekleyene ve var olduğundan haberi bile olmayana selam ederim.

Dün 24 Kasım Öğretmenler Günü'ydü. Etrafımda bir çok öğretmenin bulunmasını takiben, benim sadece annemi arayıp kutladığım, diğer birçok insana "belki de" ayıp ettiğim bir gündü kendisi. Sosyal medyaya baktım, kaliteli mizah dönmüş. "Bana sensiz yaşamayı öğrettin, senin de öğretmenler günün kutlu olsun." tarzında, yerinde iğneleyici, yaratıcı şeyler yazılmış çizilmiş.

Ben olayı daha büyük bir boyuta taşımak istedim ve şapkayı koydum önüme, düşündüm. Neler öğrendim 22 senede diye. Nasıl öğrendim, kimden, neyden, ne zaman, hangi koşullarda vs. sonsuz cevap bulabileceğim sonsuz bir soru deryasıyla karşılaştım ve bu yazıyı yazma kararı aldım.

Hafız şimdi ailede başlamıyor eğitim, öğretim. Okulda da başlamıyor. Öğrenmeye doğduğun anda başlıyorsun. Çok banel bi cümle değil bu gördüğünün aksine. Şunu diyeceğim ki; çıkıyorsun ananın rahminden ve artık bir şeyleri senin yapman gerekiyor, sorumluluk alman gerekiyor; farkında bile olmadan öğreniyorsun. Hatta önce istemeyip zırlıyorsun. Üstüne bir de popona vuruyorlar. Ama tabiki nafile çabalıyorsun. Nefes alıyorsun.

Muhtaç olduğunu bilmeden belki de şu hayatın en büyük bağımlılığını ediniyorsun kendine. Daha yenisin, olaya yabancısın. 2-3 tane manyak etrafında fır dönüyor, hoşuna gidiyor. Gözünü açtığın her an karşındalar. Kendi kendine hak görüyorsun, o manyakların gün gelince seni ayakta tutan tek şey olacağını bilmeden, o manyakların seni kendinden çok sevecek kadar manyak olduğunu farketmeden, mızmız bir çocuk oluyorsun. Ağlıyorsun.

Kucaklarda taşıyorlar seni, yediğin önünde yemediğin ardında kalıyor. Umrunda bile olmuyor. Bak bunlar daha en düşük seviye. Farkında bile olmadan öğrendiklerin. Bir gün geliyor, "Hadi yavrum gel." diyorlar. Düşüyorsun. "Hadi canım gel." diyorlar. Düşüyorsun. Ama ellerin hep birisi tutsun diye havada bekliyor, gayriihtiyari. Ve yine bir gün bunu da kendin yapman gerektiğini anlıyorsun. Mecburen yürüyorsun.

Sayısız örnekle devam edilebilecek bir konu olduğu için biraz filmi ileri sarıyorum, en civcikli yerlerine. Hani şu olmaya çalıştığın her şeyi "Olamadın." diye her seferinde yüzüne vurdukları zamanlara.

Salondaki sobadan yanmayı, oturduğun betondan donmayı öğreniyorsun. Bakıyorsun cam kesiyor, taş acıtıyor. Asansörün düğmesine yetiştiğini görünce gurur bile duyuyorsun. Okula gidiyorsun, tipine bakıyorlar. Beğenmiyorlar, dışlanıyorsun. Ders çalışıyorsun, hocanın gözüne girmek istiyorsun. Aldığın notu beğenmiyorlar, azarlanıyorsun. Bir şeyler oluyor, ve canlı-cansız karşılaştığın her nesneden bir şey öğrenip; çizdiğin sınırlarla kendine bir karakter oluşturuyorsun. Düzgün bir şekil çıkartabildiysen ortaya, yani diğer insanların beğendiği bir şeye benziyorsan; bak işte o zaman sevilen kişi oluyorsun.

Ama bazıları da yanlış çiziyor sınırlarını. Fazla seviyor, fazla heves ediyor, fazla güveniyor, fazla iyi niyetli oluyor. Onlara napıyorlar biliyor musun? O çizdiklerini ya sözleriyle, ya da elleriyle kendi sevdiklerine benzetmeye çalışıyorlar. Ya eğilip bükülüp onların sevdiği bir şeye benziyorsun, ya da benim gibi kırılıyorsun. Her adımında 70 model bi Dodge kamyon gibi gıcırdıyorsun, nerene baksan geçmişten bir iz görüyorsun. Aynanın karşısına geçtiğinde, vücudundaki izleri bırak; kendi gözlerine baktığında bile bir şeyler anımsıyorsun. Her yerin kırık dökük gibi geliyor. Ve bir gün de Allah'ın sevdiği kuluysan, bunlardan kendini kurtarabilecek bir şey buluyorsun. Ümit etmiyorsun, istemiyorsun, ve beklemiyorsun.

O gün ne oluyor biliyor musun? Her yarana bakıp, nasıl iyileştiğini görüyorsun. Her acına gülüp, nasıl dimdik ayakta olduğunu farkediyorsun. Ve ne zaman ki "Hali benden yaman olanlar da var, her halime şükürler olsun." diyorsun, işte o zaman bahanelerin, beklentilerin, avuntuların ancak sigaranı yakabilecek birer kıvılcım olduğunu hissediyorsun. Ve tüm ateşinle bakıyorsun dünyaya. Diyorsun ki "Varsın bugünüm de karanlık olsun, her karanlık gece gibi, bu gecenin de elbet bir sabahı var." İşte o zaman; belki kimse farketmese bile, sen yaşamayı öğrenmiş oluyorsun.

Tekrarlıyorum. Selam ederim, bizleri sayfa sayfa okuyana-okumayana, sesimizi duyana-duymayana, bir gün geliriz diye bekleyene ve bizi bir daha görmek bile istemeyene selam ederim. Siz bize hayat ağacında kuru birer dal değil, yemyeşil birer yaprak olmayı öğrettiniz. Siz bize yere çarpıp kaybolan birer yağmur tanesinden değil, gök gürültülü sağanaklardan ıslanmayı öğrettiniz. Ve siz bizi ateşlere attınız yanalım diye, ama bizi sadece pişirebildiniz. Bugün 25 Kasım. Bugün de sizin gününüz olsun. Öğretmenler Günü'nüz kutlu olsun.



30 Eylül 2016 Cuma

Leyla

Bilader. Yine aylar oldu görüşmeyeli. Çok sık yapmaya başladım bunu farkındayım. Yine mazur göreceksiniz, büyüklük sizde kalacak, bense el pençe divan karşınızda. Ama uzatmayalım bu fasılları, geçelim mevzuya. Çünkü derin yine mevzu.

Size Nisan 15 den bu yana yaptıklarımı anlatamayacağım belki, belki sizin duymak isteyeceğiniz şeyleri atlayıp, kendi önemli gördüğüm şeyleri paylaşacağım. Ama aynı dertten muzdaripsek, bir zerre kaygınız olmasın, yine niyetim; kelamımla derdinize derman olmak değil, derdime ortak olmanız olacak. Ama yazıcam bundan sonra, içime atıp kalbime nasır edeceğime, yazıp elime edeceğim ne edeceksem. Neyse.

Bilader bir kış günüydü, unutursam kalbim kurusun. Çıktım o soğuğa, ısınırım zaten bir güldürebilsem yüzünü diye. Bekledim de o soğukta baya. Ama bak şerefsizim eğer, o üşüse çıkar güneşi indirirdim oracığa. Öyle başladım sevmeyi Leyla'yı. Bir kere bile beni Mecnun diye sevmeyen o Leyla'yı.

Bak neler yaptı benim için saysam suratıma tükürürsün. Ama emin ol 7 denize batır çıkar pişmanlığımı, "pişmanlık" kelimesini benim kadar çaresiz bırakamazsın. Hani herkesin mezar taşına yazılır ya, öldüğü gün. Ben ne zaman öldüm bir ben biliyorum. Şimdi sen de öğreniyorsun. Dedim ki ona, "Eskisi gibi sevemem seni.".Ve o an gözlerindeki ağıdı yaksam, koca şehri kül ederdim. O an yüzündeki matemi resmetsem, üstüne kondurduğu o sahte gülücüğe, ne yalan söyleyeyim bi büyük açardım. Ve o gün öldüm ben.

Sözümün eriyimdir, eskisi gibi sevemedim Leyla'yı o gün bugündür. Eskiden ona aşıktım. Şimdi ise içimde bıraktığı boşluğa. Eskiden darılıp küsebileceğim, nazım geçirebileceğim, yastığa başımı koymadan adını sayıklayabileceğim bir Leyla vardı. Şimdi yalnızlığıma küstüm, nazım niyazım soldu, adını anmaya utanır oldum. Bir ince mumdum, kendi dibime döküldüm. Bir hoyrat rüzgardım,  bir ince ıslık kaldım. Ben ki bir koca çınardım, kendi toprağıma gömüldüm. Bu ben var ya, bir atımlık kurşunum vardı, onu da kalbime sıktım, öldüm.

Velhasıl kelam, zümrüt gözlüm. Mutluymuşsun, Allah'ıma binlerce kez şükrümdür. Unutmuşsun, bilsen şimdi beni; senden bahtiyarım. Ama isterdim ki, bir derdin olsun ilk nefesimi yanında alayım. Şu hakir gönlümün zekatı,son bir gülüşün olsun o gül yüzünde. Bir de, bu aralar çok taktım bi şarkıya. Her şeyi boşver de.
Harbiden bir alo de, gelmezsem gençliğim solsun.

14 Nisan 2016 Perşembe

Herkesin var bir hikayesi

Selamun aleyküm. Günler, haftalar, aylar oldu görüşmeyeli. Pireler berber iken develer tellal iken geyikleri dönebilirdi, ama fuzuli buldum şuan. Bilhassa sizlerden, eğer bir kişi bile şu yazıyı yazmamı beklediyse ondan, dileyeceğim özür için bir giriş cümlesi telaşına kapılmışken.

Biraz konuyla karışık yazı içeriğine de ufaktan değdireceğim, öyle bir planım var. Ayların dökülmemiş kelamını sizlerle buluşturacağım inşallah, niyetim buna.

Mayıs'a heveslenen bir on beş, Nisan'a küsmüş bir on beş gün daha var takvimde bugün. Hepsinin ayrı birer hikayesi var. Hikaye dediysem de, Güliver'in gezileri gibi de değil. Aynı pastanın üstünde farklı renk mumlar. Aynı bokun laciverti, sarısı, kırmızısı, pembesi, eflatunu falan.

Olmadı, yani yazamadım kaç aydır. Günlük hayatım bile değişti, rutinlerim, yapmaktan zevk aldığım şeyler, sarmamaya başladı birkaç aydır. Yazmadım, yazarsam yine şu tek dostum kelamımı kalemin kurşununa, kağıdın beyazına değmeyecek birkaç fuzuliye harcayacaktım, gerek duymadım.

Ben de herkes gibi birkaç hikaye daha yazdım anlatacak. Bir kaç resim daha çizdim, burda neyi anlatmış denilecek cinsten. Birkaç şarkı daha ezberledim, sonra da dilime takıldı diye küfrettim. Hayat silsilesi be hocam, herkesin var bir tantanası. Derler ya, kiminin ekmeği bayat; kiminin pırlantası ufak diye, aynı o hesap.

Şimdi açtım 5 ayın defterini, onsuz olmaz dediklerimiz var ya, hani mihenk taşlarımız. Hani şu bin parçalık puzzle'ın, ortasında bir tane eksik ya. Onlar başka puzzle'larda başka hikayelere karışmışlar. Benim çizdiğim kare, üçgen çatılı, yuvarlak pencereli, yaz kış bacası tüten evimden çıkmışlar, gitmişler. Benim o bacam sönmüş, onu farkettirdiler.

Kapattım koca bir asırlık çınarın defterini, adını zor hatırladıklarımız var ya, hani ceddimiz, atamız. Hani şu 21 yıllık hayatı tırmandığın merdiveni, aşağıdan tutan biri var ya. Onlar da başka diyarlarda başka hikayelere karışmışlar. Benim başım dik alnım ak yürüdüğüm her günü dişiyle tırnağıyla kazıyanlar, hayatımdan çekip gitmişler. Benim ata ocağım sönmüş, onu gösterdiler.

Şimdi ne anlatsam eksik kalır, o yüzden fazla dillendirmeyeceğim, ama bir kuple anlatmadan da edemeyeceğim. Babam anlatırdı, hatırladıkça utanırım. Deden derdi, köyde yerde 1 metre kar varken, sabah namazını kılar halanla beni sırtında okula götürürdü, bir tane ceketi vardı onu da bizim sırtımıza koyardı. Ve 3 çocuğuna da üniversite okuttu o adam, o elinin emeği gözünün nuru fındık bahçelerinde gecesini gündüzüne katarak. İçi ferahtı ama göçerken diğer tarafa. Yapmıştı elinden geleni, onun emaneti de zaten yaptıklarıydı besbelli, Ruhu şad olsun, amel defteri sağından verilenlerden olsun.

Velhasıl...

Herkesin var bir yarım kalmış hikayesi.
Yüzünü yıkayıp aynaya bakınca gördüğü, farklı bi dünyası var.
Herkesin eksik bir parçası, orayı da kapatacak bi alçı sıvası,
Velhasıl her söküğün bir terzisi, her nefesin çektiği bir of var.

Herkesin var bir iki ucu keskin hikayesi.
Neresinden tutsan kesip atan, bıraksan ucunu kaçan bi hayatı var.
Herkesin bir açık yarası, oraya da hep tuz basası,
Velhasıl her derdin devası, her geceye gömülen bir hatırası var.

Herkesin var bir takdir-i ilahi hikayesi.
Nesine sıkılsa biçare kaldığı, dik tutmaya çalıştığı bir ince boynu var.
Herkesin kırık dökük bi kaygısı, orayı da tutacak bir sargısı,
Velhasıl herkesin bir yarım hikayesi, hep de bir buruk tesellisi var.