Google+ Followers

26 Ekim 2017 Perşembe

Düne dair ne varsa

Hava karardığında ışığı açmaya kalkmamak gibi bir şey geçmiş. Kapı çalınca salağa yatmak gibi bir şey. "Kanka aramışsın görmedim yaa" gibi bir şey. Orada olduğunu bilirsin, ki hep oradadır geçmiş. Orada mı diye kontrol bile edersin hatta, çünkü Stockholm Sendromu da böyle bir zıkkım. Seni esir alan ne varsa, bir tarafın hala ona hayrandır.

Kesişen çemberlerden ibarettir geçmiş. Ve öyle pis bir şeydir ki, bütün ortak elemanları önemsiz kılar o geçmiş. O kesişim kümesi, hiçbir zaman bütünüye sana ait değildir. Çünkü bu hiç de alelade bir kesişme değildir. Kesiştiği yetmemiş, kesip geçmiştir. Düne dair ne varsa o'dur geçmiş, ve aslında hiç geçmemiştir.

Zaman kavramının metafizikle buluştuğu noktadır geçmiş. Zira bugün için çıkardığın dersleri, geleceğe empoze etme sanatıdır. Zamanda açılan bir portaldır. Çünkü bir önceki paragrafı bitiren cümlede bahsettiğim gibi; eğer geçmişse, yaşadığın gün bugün değil, gelecektir. O unuttuğun geçmiş, elbet bir gün gelecek ve bugünü geçmişe çevirecektir. Tam da bu yüzden ilerleyen tek şey; takvimlerde, gazetelerde, ekranın sağ alt köşesinde yazan tarihtir.

Sahi, neydi ya bu geçmiş? Unutmamak, ama unutulmaktı geçmiş. Niye aranızın açıldığını bilmediğin bir arkadaşına ilk mesajı atmak, umursamaz bir karşılık almaktı. "Özledim" kelimesine bile bir nebze hasret duymaktı geçmiş. Her şeyin karşılıksız olmasına alışmaktı. Pişman olmamak için hayal bile kurmamaktı. Kendinle yüzleşmek yerine, tüm dünyayla yüzleşmeyi göze almaktı. Çünkü elle tutulur tek şey vardı. Kimse; geçmiş kadar yakmazdı...

Soruyorlar ya hep, "uzun hikaye" diyorum. Sormasınlar diye. Anlatıyorum ya bazen, karman çorman. Anlamasınlar diye. Susuyorum ya genelde."Niye sustun?" diyorlar. O da, daha konuşmasınlar diye.

Keşke bıraksalar beni, kendi halime. Takayım kordan kulaklığımı, canımı en çok yakan anılara kulak vereyim. Giyeyim ateşten paltomu, içinde ağır ağır küle döneyim. Bıraksalar ya beni, hayatım zaten mahşer yeri. Bir bıraksalar da beni, bari kendi yangınımda öleyim.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

...

Bi şeyler yazasım var. İçimi dökesim var. Ama kimseye dökemem. Dert benim, dert sensin. Dert paylaştıkça azalır diye paylaşmıyorum. Hiç azalmayasın diye. Acın da olsa bıraktığın tek şey ardında, o "acı"nın sonundaki iyelik ekinin sana ait olması bile yeter. Acıyan razı, acıtan razı.

Kaç sene oldu be. Şimdi şu beyaz boşluğa yazacağım her cümle yine seni anlatacak. Bembeyaz bir sayfanın üstüne simsiyah duygularım dolduracak buraları. Eskiden olsa en seni anımsatanından bir sarı seçer süslerdim bu sayfayı. Ama o gün bugündür tutuk güneşim, gölgenin en karanlığında mahsur kaldım.

Öyle günlerim oldu ki o günden beri; kendi sokaklarımda bile kayboldum. Her adımında aklıma geldiğin sokaklarda kaç kere ölümden döndüm. Bilsen acırdın halime. Ben acımadım. Hiç kabuk bağlama diye kanattım seni o sokaklarda, defalarca. Okumayacağını bile bile sana yemin ederim, seni bir kere bile unutmaya çalışmadım. Sen benim rüyalarımın masmavi gökyüzünde uçurduğum ilk uçurtmamsın. O yüzden düşürdüm seni işte, uçurtma uçurmayı bilmediğimden. O günden sonra da ne masmavi bir gökyüzü oldu rüyalarımda, ne de bir uçurtma yapmaya cesaretim. Kalbimin rüzgarlarında süzülmene doyamadım.

Öyle şarkılar dinledim ki o günden beri; şu köhne, şu virane gönlüme adını yazsaydım kızgın mille, eminim daha az acırdı. Saatlerce çaldı aynı şarkı bazen. Karşımda otursan bütün güzelliğinle, seni ancak bu kadar anımsatırdı. Anlatamadığım seni o şarkılarda dinledim. Karaciğerim bile alkolik oldu, daha ne diyeyim. Senden sonra da kimseyi sevmek istemedim. Mutlu olmayı haketseydim, hala uçuyordun masmavi gökyüzümde, değil mi?

Neleri yıkıp gelirdim bastığın kaldırım taşı olmaya bir bilsen. Neleri yakıp sönerdim o yemyeşil bakışlarının karşısında. Şimdi soracaksın belki, bunu hiç okumayacak olan sen. O kadar seviyordun da niye çıkmadın karşıma, niye tutup çekmedin kolumdan. Korktum, ismini çağırırken o kahpe Samsun sokaklarında sesim ürkütür seni diye. Tutup kolundan çeksem canın acır diye. İstemezsin diye. Aranmak istesen arardım her gece. Bulunmak istesen körebe oynardım o koca şehirde. 

Bana bir gülümsesen eskisi gibi, bi on yıl daha beklerim. İsmimi bir kez daha zikretsen oracıkta öleyim, gıkım çıkmaz. Öleyim cidden. Aklıma bir gün gelmezsen, bir gün kadehimi başkasına kaldırırsam öleyim. Derim ki hakettim.

28 Şubat 2017 Salı

Unutmuşsun

Selamı eksik kalsın, gayrı senden ırak geçmiş-geçecek bütün günlerin..
Rüyalarıma bile gelmeyişinden belli, unutmuşsun...
Eksik kalsın ya, lanet yağsın sana çıkmayan yollara, senin doğmadığın ufuklara.
Geçtiğin sokaklar bile köşe bucak saklanıyor sanki benden. Unutmuşsun.

Senin de içinde bir ukte kalsaydı benim gibi, anlardım ben.
Sanki camın karşısına geçip, aynı yağmuru hiç izlememişiz.
Sende de yarım kalsaydı bir şeyler, koşar diğer yarın olurdum ben.
Öyle sağanak yağmışım ki gönlünden, aynı gökkuşağını hiç görmemişiz.

Keşke bilsen; üzgün değilim, ama hala bi nebze içim buruk.
Hiç yorma kendini, unutmasan bastığın yerden anlardım ben, unutmuşsun.
Belki aramızdaki mesafeler gözünü korkuttu, bil ki ona da kalbim kırık.
Gel desen, ben bulutlardan köprü yapardım gözlerine. Çok belli, unutmuşsun.

Sen biraz vefasız çıktın bak, yanlış anlama da hiç mi hatrım yoktu?
Unutmasan o güneşten sarı saçlarını dansa kaldıran meltem bile olurdum.
O gece 2 yılda toplayabildiğim bütün cesaretime "Bir daha arama" dedin, hatırlatırım,
Ama bilmezsin kollarımda uyuduğun yatakta, ben hala yalnız yatıyorum.




27 Ocak 2017 Cuma

Kara bahtım

     Selamlar. Yine gereksiz uzayan bir aranın üzerine bir şeyler yazıyorum. Hepinizi selamlıyorum, okuyan okumayana iletsin bu selamı, ki vebali bizden çıksın, almayanın üstüne olsun ^^

     Biraz acitasyon olacak bu yazı, çünkü kendimi mutlu edecek, kendimi ödüllendirecek bir sebebim yok koca bir dönem sonunda. Bu sefer denedim harbiden, ama yine bir kara bahttır devam etti. Ama bunları söylemenin de bir faydası yok tabiki, çünkü bahane göte benzer, herkeste vardır bi tane. Benim götüm de bu malesef, "Kaderim böyleymiş." demek.

     Ve bazı şeylerin sonunda, iradeye bağlı kadere inanmamaya başladım, paralel bir evren yok, kararlar yok, seçimler yok gibi geliyor. Çünkü her çabanın sonu aynı yere çıkamaz abi. Çıkmamalı. Yani ne diyorum biliyor musunuz? Her şey kurban olduğum rabbim tarafından yazılmış, çizilmiş, kararlaştırılmış. Biz ise ne yaparsak yapalım aynı noktaya çıkıyoruz, öyle ya da böyle. Hani "E-5'te trafik vardır, çevre yolundan gidelim." diyen taksici gibiyiz. Belki 5 lira fazla yazar taksimetre de, evime 5 lira fazla götürürüm diye çabalıyoruz. Fikrimiz temiz, zikrimiz pis. Ama nereden gidersek gidelim, yolda kimlere rastlarsak rastlayalım, ve nelerle karşılaşırsak karşılaşalım, varış noktamız hep aynı. Yani asıl problem hep aynı, varış noktası.

     Problem başka bir şeymiş gibi, cevabı dışarıda arayan avuntulara da kendimi kapadım. En sevdiğim renk kara bahtım, gördüğüm en güzel manzara kör talihim. Düzenli ziyaret ettiğim bir de dostum var, kahpe feleğim. Gerisi çok masumane kaçıyor; şu içi boş, cilası kalkmış, tahtası çürük pencereme, ve o pencereden izlediğim "kader" temalı resimlerime.

     Ama benim bu aralar düşündüğüm şey, nihai son sadece ölüm değil, ya da herkesin bildiği ölüm değil. Şu ruhun bedenden ayrılması falan. O değil yani. Daha çok, sanki düzenli aralıklarla ölüyoruz gibi. Adeta bir adet takvimi gibi, alışılmış sonlara, öğrenilmiş acılara tekrar tekrar hazırlanıyoruz gibi. Hayattaki her mücadeleyi, sonunu bilerek yılgın bir şekilde bekler gibi. Hatta musalla taşına yatırdığın bir mefta bedenden, son bir şarkı ister gibi. Afaki çırpınışlar...

     Biliyorum. Bir ümit düzeltirim diye çabaladığınız, bir zamk gibi elinize yüzünüze bulaşan uğraşlarınız var. Kendinize saklayamadığınız, dışarıya taşırıp etrafı mahvettiğiniz, en sevdiğiniz halınıza dökülen hisleriniz var biliyorum. Ama sizin bilmediğiniz şeyler de var, farkında olmadan boşa gayret gösterdiğiniz şeyler.

     Ölü bir insana kızamazsınız, çünkü o zaten o kadar kızmıştır ki kendisine, belki de iç kanamadan ölmüştür.
     Ölü bir insanı sevemezsiniz, çünkü o zaten o kadar sevmiştir ki bir zamanlar, belki de kahrından ölmüştür.
     Ölü bir insanı üzemezsiniz, çünkü o zaten o kadar harap olmuştur ki, belki de kalbinin atacak hali kalmamıştır, ondan ölmüştür.
     Ölü bir insanı öldüremezsiniz, dedim ya, o zaten kendini öldürmüştür. Sizler sözlerinizle, eylemlerinizle, ve bilfiil yergilerinizle ancak o ölü bedeni süsleyebilirsiniz. Vurduğunuz her yerde bir renk cümbüşü, tükürdüğünüz yerde bir tatlı ıslaklık, ve tüm bağırışlarınız müzik kulağıma hitap ediyor sanki. Ne yaparsanız yapın, benim kendime yaptıklarımdan fazlasını yapamazsınız. Ne yaparsanız yapın, zaten zerre haz etmediğim şu canımı yakamazsınız. Elinizden geleni ardınıza koymayın, en fazla bu ölü bedene birkaç rötüş atarsınız.