Google+ Followers

27 Ocak 2017 Cuma

Kara bahtım

     Selamlar. Yine gereksiz uzayan bir aranın üzerine bir şeyler yazıyorum. Hepinizi selamlıyorum, okuyan okumayana iletsin bu selamı, ki vebali bizden çıksın, almayanın üstüne olsun ^^

     Biraz acitasyon olacak bu yazı, çünkü kendimi mutlu edecek, kendimi ödüllendirecek bir sebebim yok koca bir dönem sonunda. Bu sefer denedim harbiden, ama yine bir kara bahttır devam etti. Ama bunları söylemenin de bir faydası yok tabiki, çünkü bahane göte benzer, herkeste vardır bi tane. Benim götüm de bu malesef, "Kaderim böyleymiş." demek.

     Ve bazı şeylerin sonunda, iradeye bağlı kadere inanmamaya başladım, paralel bir evren yok, kararlar yok, seçimler yok gibi geliyor. Çünkü her çabanın sonu aynı yere çıkamaz abi. Çıkmamalı. Yani ne diyorum biliyor musunuz? Her şey kurban olduğum rabbim tarafından yazılmış, çizilmiş, kararlaştırılmış. Biz ise ne yaparsak yapalım aynı noktaya çıkıyoruz, öyle ya da böyle. Hani "E-5'te trafik vardır, çevre yolundan gidelim." diyen taksici gibiyiz. Belki 5 lira fazla yazar taksimetre de, evime 5 lira fazla götürürüm diye çabalıyoruz. Fikrimiz temiz, zikrimiz pis. Ama nereden gidersek gidelim, yolda kimlere rastlarsak rastlayalım, ve nelerle karşılaşırsak karşılaşalım, varış noktamız hep aynı. Yani asıl problem hep aynı, varış noktası.

     Problem başka bir şeymiş gibi, cevabı dışarıda arayan avuntulara da kendimi kapadım. En sevdiğim renk kara bahtım, gördüğüm en güzel manzara kör talihim. Düzenli ziyaret ettiğim bir de dostum var, kahpe feleğim. Gerisi çok masumane kaçıyor; şu içi boş, cilası kalkmış, tahtası çürük pencereme, ve o pencereden izlediğim "kader" temalı resimlerime.

     Ama benim bu aralar düşündüğüm şey, nihai son sadece ölüm değil, ya da herkesin bildiği ölüm değil. Şu ruhun bedenden ayrılması falan. O değil yani. Daha çok, sanki düzenli aralıklarla ölüyoruz gibi. Adeta bir adet takvimi gibi, alışılmış sonlara, öğrenilmiş acılara tekrar tekrar hazırlanıyoruz gibi. Hayattaki her mücadeleyi, sonunu bilerek yılgın bir şekilde bekler gibi. Hatta musalla taşına yatırdığın bir mefta bedenden, son bir şarkı ister gibi. Afaki çırpınışlar...

     Biliyorum. Bir ümit düzeltirim diye çabaladığınız, bir zamk gibi elinize yüzünüze bulaşan uğraşlarınız var. Kendinize saklayamadığınız, dışarıya taşırıp etrafı mahvettiğiniz, en sevdiğiniz halınıza dökülen hisleriniz var biliyorum. Ama sizin bilmediğiniz şeyler de var, farkında olmadan boşa gayret gösterdiğiniz şeyler.

     Ölü bir insana kızamazsınız, çünkü o zaten o kadar kızmıştır ki kendisine, belki de iç kanamadan ölmüştür.
     Ölü bir insanı sevemezsiniz, çünkü o zaten o kadar sevmiştir ki bir zamanlar, belki de kahrından ölmüştür.
     Ölü bir insanı üzemezsiniz, çünkü o zaten o kadar harap olmuştur ki, belki de kalbinin atacak hali kalmamıştır, ondan ölmüştür.
     Ölü bir insanı öldüremezsiniz, dedim ya, o zaten kendini öldürmüştür. Sizler sözlerinizle, eylemlerinizle, ve bilfiil yergilerinizle ancak o ölü bedeni süsleyebilirsiniz. Vurduğunuz her yerde bir renk cümbüşü, tükürdüğünüz yerde bir tatlı ıslaklık, ve tüm bağırışlarınız müzik kulağıma hitap ediyor sanki. Ne yaparsanız yapın, benim kendime yaptıklarımdan fazlasını yapamazsınız. Ne yaparsanız yapın, zaten zerre haz etmediğim şu canımı yakamazsınız. Elinizden geleni ardınıza koymayın, en fazla bu ölü bedene birkaç rötüş atarsınız.